19 Temmuz 2010 Pazartesi

ben mükemmelim çünkü öteki yavşak (ya da gizemli)

Günlerden Pazartesi, 19 temmuz 2010. Şöyle bir açıyorum ntvmsnbc.com'u ve çok enteresan iki demece rastlıyorum. Birisi Fazıl Say'a ait, diğeri de İngiliz çevre bakanı Caroline Spelman'a. Demeçlerin başlıklarını aktarıyorum, eşleştirmeyi siz yapın: "Arabesk yavşaklığından utanıyorum" ve "Çarşaf özgürlüktür".

Bu yaklaşımları çok farklı çerçevelerden eleştirmek elbette mümkün. Fazıl Say'ın yaklaşımı epeyce açık, kelime seçimlerinden, üslubundan buram buram arabesk akıtan bir arabesk düşmanı o. Tıpkı eski Müslüm Gürses şarkılarındaki gibi hep o mağdur edilmiş, anlaşılamamış ama buna rağmen "kendini müzikle ifade etmiş" gururlu bir delikanlı. Bütün dünyayı karşısına almış o, dürüstlüğün sembolü olmuş. Bu ülkede böyle hissetmeyen "delikanlı" var mı? Peki herkes böyle dünyayı karşısına almışsa, dünya kimlerden ibaret?

Fazıl Say'ın ilk elitist çıkışı değil bu, çok da irdelemek istemiyorum. Yetenekli olmak, sanatçı olmaya yetmiyor işte, bu kadar basit.

Esas ikircikli olan konu ise Caroline Spelman'ın verdiği demeç. Muhafazakar Parti üyesi İngiliz bakan, Avrupa'nın bazı ülkelerinde başlatılan burka yasağına karşı çıkıyor, bu yasağın İngiltere'ye yakışmayacağını düşünüyor. Buraya kadar diyecek birşeyimiz yok. Nihayetinde hiçbir devlet, veya genelde hiçbir erkek (veya kadın?) kadınlara neyi giyip neyi giyemeyeceklerini söyleyememeli, böyle bir yetkisi bulunmamalı. Ancak bu prensip yetmiyor ve bir de "Çarşaf özgürlüktür, çarşaf kadının gücünü sembolize eder" diyerekten bence tipik bir "kaş yapayım derken göz çıkarma" hadisesi yaşatıyor biz fani insanlara.

Oryantalizme meyletmeden de kadınların istedikleri gibi giyinebilme haklarını savunmak çok mu zor? Neden "modern" dünyanın gözünde bazı kıyafetlerin, bazı yaşam tarzlarının zoraki bir şekilde meşrulaştırılması, normalleştirilmesi, modern koordinatlara öyle veya böyle yerleştirilmesi gerekiyor? Açıkçası ben "çarşaf kadının gücünü sembolize ediyor" diyen bir kadının uzun yıllardır çarşaf giyiyor olmasını beklerdim. Veya "burka, modern dünyada hasret kaldığımız mahremiyeti sağlayabilir" diyen Nilüfer Göle'nin neden hala "modern" giyim tarzını benimsediğini merak ederim. Buradan kastım nasıl giyindiklerini eleştirmek değil, ama madem bu giysiler bu kadar makbul, bu kadar güçlü, bu kadar muhalif; sizler neden modern birey görünümünden kopamıyorsunuz?

Yoksa sizler artık "birey" misiniz? Öteki'ni güzelce yıkayıp yağlıyor, her türlü desteği, her türlü romantizmi, gizemi vesaireyi bahşediyor ama asla "onlardan biri" olmak istemiyor musunuz? Siz çarşaf giyebilecek kadar güçlü/burka giyecek kadar gizemli bulmuyor musunuz kendinizi? Yoksa bu tutum, farklılıkları hafiften bir sulandırma, bir "entegre etme" çabası mı? Esas sorunun üzerini örtüyor bu çarşaf/burka güzellemesi: Onlar biz "modernlerin" gözünde birey olamadılar, yalnızca çarşaf giyenler/burka giyenler oldular. Adları yok. Demeçleri haber sayfalarında çıkmıyor. Bunu biz yaptık. Onları susturduk, dolayısıyla anlama veya tanıma imkanımız kalmadı. O yüzden bizlere, anlayacağımız dilden konuşan "modern sözcüler" gerekiyor. Bir nevi öteki'nin sözcülüğüne "soyunarak" kendini öne çıkarma, öteki'ne sonsuz anlayış gösterebildiğini bütün dünyaya duyurma (tabi bunu yaparken ötekinin takdirini toplama), öte yandan da ona "tolere" edilmesi için gerekçeler sunma aktivitesi oluşuyor kendiliğinden..en başta bu konu neden bir "tolerans" konusu?

Az biraz tutarlılık istiyorum, hepsi bu. Türban yasağına karşı çıkarken türbanı yüceltmem gerekmiyor mesela. Tasvip etmem, çok ahlaklı, pek estetik bulmam da gerekmiyor. İnanır mısınız sevmem bile gerekmiyor bence. Ama saygı duymam gerekiyor, kamusal alanda herkes gibi türban takanların da yerinin olduğunu teslim etmek gerekiyor. Herbirimizden ne daha fazla ne de daha az yer. Çok mu zor? Bir insanı giyimiyle yargılama, (aşırı negatif veya aşırı pozitif) kolaylığından kaçmak imkansız mı? Birey'ın sadece dış görünüşü yüzünden ideolojik bir nesneye indirgenmesi, belli bir yaşam tarzının sözcüsünden ibaret görülmesi, muazzam bir trajedi değil mi?

Bu dış görünüş neden modern dünyanın bir tarafına "batıyor"? Hani aydınlanmıştık? Hani önemli olan aklın gücüydü? Neden herkesin saçları ahenkle dans etmeli, herkes düzenli bir şekilde traş olup kravat takmalı, herkes pantolonlar, gömlekler, etekler giyip "presentable" olmalı?

Şu modern dünyanın şefkatinde, hatta anlayış çabasında bile tahakküm ve küçük görme kol geziyor. Herkesin kendi giyim kuşamına kendisinin karar verdiği, ve herhangi bir giysinin dışlanmadığı, yasaklanmadığı, kontrol altına alınmaya çalışılmadığı bir dünya istiyorum. Sanırım çok şey istiyorum.

8 Temmuz 2010 Perşembe

teklif ediyorum!

Değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir hayat! Ne kadar mutsuz ve uyumsuz olursan ol, bazı sabitler var ki bunlar senden önce de hep sabitti, senden sonra da ilelebet payidar kalacaktır. 8 yıl, 80 yıl, 800 yıl..Bütün devletler öyle kurulmuş ya, hepsi de onyüzmilyon yıl boyunca aynı kalmayı hedefliyor. Öyle de mükemmel bir sistem yani.

Tam bu noktada uç senaryolar baş gösterecektir. "Ya meclisten hilafet kanunu çıkarsa, ya kadınlara örtünme zorunluluğu çıkarsa??". Ama bir bekleyin, çıksın? Çıkınca harekete geçeriz, meraklanmayın. Ama bu örnekler hep bahane olagelmiştir. Uç olmayan senaryolarda (yani bugün yaşadıklarımız karşısında) bulunulan pozisyon meclis iradesinin tam karşısı değil midir?

Az biraz bu işlere kafa yormuş, iki üç kitap okumuş kişi bilir ki yargı her zaman siyasaldır. Mevcut devlet yapısını, mevcut iktidar ve üretim ilişkilerini korumak üzere "programlanmıştır". Nihayetinde devletin baskı araçlarından biridir yargı; devletin ve altyapısının öngördüğü sosyo-politik yapılanmayı, anayasa ve kanunlar nezdinde, kolluk kuvvetlerinin de doğrudan gücünü kullanarak toplumun üzerine zorla uygular. Hemen hiçbir kapitalist devlette yargı bağımsız bir hakem rolünü oynamaz, ideolojiktir ve taraflıdır. Buna rağmen, bağımsızdır da. Varoluşu reel politik konjonktürden ziyade devletin kuruluş dönemi zihniyetine dayanmaktadır.

Bu bağlamda "yargı siyasallaşıyor" demek, aslında kuruluş ideolojisinden uzaklaşıyor, çoksesli bir hale getiriliyor, farklı zihniyetlere açılıyor demektir. Kendimize demokrat diyeceksek bunu desteklememiz, çoksesliliğin önünü açmamız ve yargıyı tek bir ideolojinin tekelinden çıkarmamız gerekmektedir. Bu, yargının siyasi olmaktan çıkarılmasını sağlamasa da, görece daha tarafsız bir tutum sergilemesinin yolunu açabilir.

Evet, dün ne oldu, mahkeme bir kez daha yetkisini aştı, bir kez daha ülkedeki "vesayeti" gözler önüne serdi. Yine de ben iyimserim, bunların artık son çırpınışlar olduğunu düşünüyorum. Referandumdan evet çıkacağını varsayarak Anayasa Mahkemesi'nin yapısının epey değiştirileceğini, bunun da kısa vadede bu tip hukuk ihlallerinin önüne geçebileceğini zannediyorum.

Tabii ki gerçek çözüm yeni bir anayasayla mümkün. Referandumdan çıkacak olası bir "evet", AKP'ye yeni bir anayasa için gerekli güveni verir mi? Bunu görücez.

Haşim Kılıç'a yöneltilen "Bu sefer de esasa girdiniz, bundan sonra da girecek misiniz" sorusuna verilen "Bugün böyle oldu, yarın ne olacak bilemeyiz" cevabı, yüksek yargının çaresizliğini ve yenilgisini yansıtıyordu bence. Askeri müdahaleler devri zaten kapanmıştı, yargısal müdahaleler devri de bu zayıf müdahaleyle beraber kapanma sürecine girmiştir diye düşünüyorum.

Bunlar işin reel politik yanı. Teorik bir bakışla olayı irdelersek karşımıza "hukuk devleti" ile ilgili bir takım çelişkiler çıkıyor.

Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler içeren bir Anayasa, nihai iktidarın-demokratik bir cumhuriyette olması gerektiği gibi-halkta değil, Anayasa'da ve dolayısıyla yüksek yargının elinde olduğunu ima etmektedir. Bu maddeler ne olursa olsun, daha önceki mahkeme kararlarında olduğu gibi herhangi bir değişiklik bu "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler üzerinden iptal edilme riskiyle karşı karşıyadır.

Bu noktada iktidarda hangi partinin olduğu, bu partide nasıl eğilimlerin bulunduğunun hiçbir önemi yok. Her türlü iktidar partisi bu engelle karşılaşabilir, dolayısıyla meclis her daim bu maddelerin gölgesi altında yasa çıkartmak mecburiyetindedir. Bu, bir rejim fetişizmidir; oluşturulmuş rejim ve onun anayasası öylesine mükemmel, öylesine ilerici, öylesine yüksek standartlardadır ki, bunun daha iyisini yapmak mümkün olmadığı gibi, "daha iyisini yapacağını ima etmek" dahi yasaklanmıştır. Böyle tarih dışı, tarih ötesi bir anayasa yazmak mümkün müdür gerçekten? Hangi ilkelerle, hangi insanüstü nosyonlarla böyle bir anayasa yazılabilir?

Yine burada dillendirilecek olan uç örnek argümanlarına karşı, ben de başka bir uç örnek vereyim; bu sefer ters yönden. Şunu düşünelim; belki ileride bambaşka bir sosyo-politik yapı, devletler için bambaşka bir organize olma yolu keşfedilecek? Etrafımızdaki bütün ülkeler müthiş bir başkalaşım geçirirken, bizler değiştirilmesi teklif edilemez maddelerimizle geride kalmaya devam mı edeceğiz? Bir rejim değişikliğine ihtiyacımız olduğunda (ki var aslında) halk olarak elimizden gelecek hiçbişey yoksa, içinde yaşadığımız rejime demokratik bir cumhuriyet diyebilmemiz mümkün mü?

Değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerin içeriği çok da önemli değil. Ancak bu maddeler içinde bir garabet daha var ki, sanırım "kimlik" üzerine yapılan ne kadar kavga-mücadele varsa bundan kaynaklanıyor. "Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür" maddesi. Tamam bir adet devletimiz var. Bu devlet de toprak bütünlüğünün korunması gereken bir ülke üzerinde faaliyet gösteriyor. Yani devlet ve ülke bölünmez bir bütün olabilir elbette. Ancak millet? Millet neden bu cansız ve insansız bütünün "bölünmez" bir parçası olmak zorunda? Milletin içindeki farklı unsurlar, neden kendilerini aynı milletin bölünmez bir unsuru olarak görmek zorunda olsun? Kürt sorununun ana çatışma noktalarından birisi da budur işte. "Bölünmez millet" kavramı, hiçbir farklılığa, çok kültürlülüğe izin vermez. Bölünmez milletin farklı parçaları, farklı etnik unsurları olamaz. Parçaları yekpare ve birebir aynı olan bir bütün varsayılmaktadır. Burada rejim fetişizminin yanında bir millet fetişizmi de görülmekte. Bu millet sabittir, ilelebet sabit kalacaktır, içinden herhangi bir unsur farklılaşmayacak ve bu yapı birebir korunmaya devam edecektir. Fakat "gerçek" rejim ve "gerçek" millet bu varsayılan insanüstü-tarihüstü öngörülere uymuyor. Ve ortaya sürekli kriz halinde, sürekli değişimin her türlüsünden korkan ve yasaklamaya çalışan bir devlet yapısı ortaya çıkıyor.

Bu yapının değişmesi ve ülkenin normalleşmesi için çözüm, yine anayasa, yeni anayasa ve beraberinde yeni bir rejim, yeni bir devlet gerekiyor. Geleceğe ipotek koymayan, toplum ve devlet yapısında oluşabilecek değişimleri öngörebilecek ve karşılayabilecek, "ucu açık" bir anayasa.

6 Temmuz 2010 Salı

medya taraması tatatatatatata

Hiç yazmak gelmiyor içimden, belki ümitsizliğe kapıldım, belki üşengeçliğe, belki de nasılsa kimsenin okumadığını, okunsa da bişey olamayacağını anladım falan nihayet..yine de birikiyo işte kardeşim, nası bi ülkede nası insanlarla yaşıyoruz, ne acaip, ne dehşetengiz..

sadece medyadan birkaç şeye dikkatinizi çekeyim..

-sabah gazetesinin web sitesinde başlıklardan biri "taş atan çocuklar yine devrede"..lafa bak, "devrede". bunlar organize bi suç örgütü çünkü. bi de "ön saflarda" yer almışlar. tam militan keratalar. hapishanelerde kulaklarını çekmek lazım dii mi? bugün taş atan yarın roket atar ckckck

-ntvmsnbc'den çok şenlikli başlık: "Rumlardan akıl almaz teklif". Rumlar? Teklif? gözümde böyle binlerce rum toplanmış saçma sapan bişeyler istemişler şeklinde bişey canlanıyo. sonra tıklıyosunuz "maraş'a karşılık, müzakere başlığı". hangi maraş? nassı yani maraş? neymiş meğer? "Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas'ın tartışılacak bir öneri yaptığı iddia edildi.". Ha, demekki özne Rumlar değilmiş. Üstelik "iddia edilmiş". Yani başlık, "Hristofyas'ın böyle böyle bir teklifte bulunduğuna dair iddialar.." şeklinde de olabilirdi. Bir de bu Maraş, kıbrısta yerleşime kapalı bir alanmış. Neyse ki zahmet edip haber içeriklerini de okuyoruz şu ülkede.

-star haber, zaten tam bir fenomen. bu akşam da haber bülteninin %80i İlker Başbuğ röportajına ayrılmıştı. (daha önce de Deniz Baykal'a ayrılan bi bülten vardı). Tabii ki bu röportaj "YILIN RÖPORTAJI" yan başlığıyla veriliyor. Henüz 7. aydayız ama, herhalde bu yıl daha önemli bir röportaj yapılamaz. Ne bileyim, anayasa mahkemesi kararı, erken seçim ihtimali, fasafiso bunlar. Bu yılı gönül rahatlığıyla kapatabiliriz. Önemli mi önemli, eyvallah, ama daha yılın ortasındayız be Uğurcum. Sonrasında Çarkıfelek'te Okan Bayülgen varmış, o da yılın entırteynmınt olayı olmuştur muhtemelen. ah, seviye...

-son olarak hürriyet'e değinmezsem eksik kalır bu tarama. bu örneğe çeşitli kaynaklarda defalarca rastlamışızdır zaten. "ÇATIŞMA ANI BÖYLE GÖRÜNTÜLENDİ". ve bir başkası: "SALDIRGAN TAKSİNİN İÇİNDE BÖYLE ÖLDÜRÜLDÜ". Fark ettiniz değil mi? bu başlıklarda önemli olan şey olayın kendisi değil, nasıl görüntülendiği, nasıl gerçekleştirildiği. Çatışma mı olmuş, o mühim değil, görüntülenmiş mi, kan görünüyo mu, silahlar patlıyo mu? Birisi mi öldürülmüş? Nası öldürülmüş? Görüntüsü için nereye tıklıyoruz? kare kare yapmışlar bak bak, izle, özümse, alış, vah vah tüh tüh..

Tamam kardeşim, şiddet izlemesini sevdiğim anlar olur, ama asla gerçek insanlara, gerçek acılara dair değil. aksiyon filmi falan gösterin 7/24, ne bileyim kurtlar vadisi, 24 gibi diziler, black hawk down vesaire gibi filmler gösterin tamam. ama gerçek hayatı aksiyon filmi gibi sunmayın ne olur..orda cidden birileri ölüyo, zarar görüyo, siz arkaya aksiyon filmi müziği koyup "bakın nası da görüntülenmiş, bakın nasıl da güvenlik kameralarına yakalanmış" diyosunuz..yönetmene oscar vereceksiniz elinizde olsa..

gerçekten şu medya bazen üzerime üzerime geliyo..mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıcam şu sıra, kendimi distopyalara verdim bir sonraki yazım bu konu üzerine olacak (olası yazı sözü vol. 8378345)..

14 Haziran 2010 Pazartesi

sahipsiz

Sen, sana diyorum. Niye öldün sen? Cevap verebilir misin?

Hiçbirşey sana ait değildi, ve olamayacaktı. Zaten sahip olabilseydin, sahip olduğun şeyin ne olduğunu bilemeyecektin ki? Hiçbirimiz bilemeyecektik. Toprak nedir? Toprağa sahip olabilir misin? Vatanına? Evine? Kendi vücuduna? Başkalarının vücuduna? Diline, kültürüne, geleneğine, göreneğine sahip olabilir misin? Hayır. Ama bunlar için öldürebilirsin, gönül rahatlığıyla ölebilirsin.

Seni kullandılar işte. Sahip olanlar, sahip olduklarını korumak için, hiçbir zaman sahip olamayacağın şeyler adına sana adam öldürttüler, ve sonunda, bak, sen de öldün. Zorlama bir "bölünmez bütünlük" (ki matematik bize bütün bütünlüklerin bölünebileceğini de söyler) peşinde koşa koşa herşeyi paramparça etmekti görevin. Veya dava uğruna canını ortaya koymaktı. En ufak bir tereddüt, ihanete eşdeğerdi. Gözlerini kapattın, ve vazifeni yaptın. Sonra gözlerini tekrar kapattın.

Ha dağın başında ölmüşsün, ha allahın unuttuğu bir yerde bir karakolda..Adına baskın demişler, operasyon demişler, pusu demişler, harekat demişler, önemli mi senin için? Bombayla, roketle, mayınla, kurşunla, bıçakla öldürülmüşsün, farkeder mi? Tankla, topla, uçakla, helikopterle, postallarla, ya da yalınayak-sessizce-gecenin bi vakti-çaktırmadan gelmişler, farkeder mi? Şehit mi oldun, etkisiz hale mi getirildin, ölü mü ele geçirildin? Umrunda mı?

Peki ya bize noldu? Biz; geride kalanlar. Sen de bizdendin. Sen de geride kalmıştın işte, başkaları öne geçmişti rütbeleriyle, soyadlarıyla, paralarıyla, bürokratlarıyla, yoldaşlarıyla..Sense bir piyondun, cephenin gerisine doğru hareket etmen, vezirlerle, şahlarla muhabbet etmen olanaksızdı. Öne sürülmüştün. Harcanabilirdin. Neticede, hiçbişeye sahip değildin. Bakma, onlar da sahip değildi, olamazlardı. Ama cüretkardılar, bir defa senin adına konuşmalarına izin vermiştin ve o anda iş işten geçmişti.

O kritik anda, sen daha ne olup bittiğini anlamadan söylemler ağzına yerleştirilmişti. Ezberletilmişti. Silahın eline tutuşturulmuştu. Düşmanınla çok benzer şartlarda eğitim gördüğünün farkında mıydın? Kamplarda veya kışlalarda. Sloganlarla, marşlarla, türkülerle..Atış talimleriyle. Hoplayıp zıplamalarla. Yerde sürünmelerle..

Napabilirdin? Davaya hizmet dışındaki seçeneğin neydi ki? Mecburdun sen, içinde yaşadığın toplum, ülkenin hangi bölgesinde yaşarsan yaşa, seni zorunlu kılmıştı bu "hizmeti" yapmaya..Yoksa erkek değildin. Yoksa vatandaş değildin. Yoksa, satılmışın, ödleğin tekiydin. Gururuna yedirebilir miydin? Hani, başkalarının tanımladığı ve sana iliştirilen o ölümcül erkeklik gururuna?

Kuşaklar boyu bu çok vatani, çok uhrevi, çok halkçı hizmetler yapıldı da ne oldu diye soramazsın ki şimdi..Çünkü öldün. Kendin başlatmadığın bir savaşta, sonuna dek sevdiklerin için kendini feda ettiğini düşünerek, öldürdün ve öldün. Biz ölmeni istememiştik. Ama ölmenden gurur duyduk. Gurur icad edilmemiş olsaydı napardık bilemiyorum tabii..

İşte, en nihayetinde, sen birilerinin katiliydin ve başkaları da senin katilindi. Katilimin katili, benim dostumdu öte yandan. Abimdi. Kardeşindi. Amcamdı. Babandı. Dağdaki de karakoldaki de yoldaki de patikadaki de üsteki de alttaki de bizdik işte. Nesini kıyaslayacaktık? Bir taraf farklılığımızı, diğer taraf benzerliğimizi ispat için ölüyor, öldürüyordu..

İlk farklılaşan, ölmeyi ve öldürmeyi reddeden olacaktı oysa..

13 Haziran 2010 Pazar

radyo eksende frekans kaymaları

İnanın ciddi bir yazı yazmaya çok uğraştım, ama olmadı. Çünkü bu kadarı da olmaz artık.

Yeni fobimiz vatana millete hayırlı uğurlu olsun efendim! Artık eksenimiz kayıyormuş, hem de doğuya doğru, eyvah! Orda pis araplar ve bölücü kürtler dışında hiçkimse yok ki!?Biz giyim-kuşamımızla, aydınlanmış beyinlerimizle avrupaya pek yakışıyorduk ayol..

(ne acaip doğudaki herkes bizi "sırtımızdan hançerlemiş" diye bi hikaye var, sırtımızı dönmüş olduğumuzdan olabilir mi?bu "biz" öznesi osmanlı mı, cumhuriyet mi? aman ne önemi var, söz konusu vatana ihanetse tarih teferruattır)

Batıyla her temasın "ABD uşaklığı, Damat Ferit hükumeti, AB yalakalığı" vb gibi yakıştırmalarla karşılanmasının ardından, bu sefer de "Batı" ekseninden kopuyor olmamız üzerine muazzam bir fırtına kopartılıyor. E hani bunlar emperyalist devletlerdi? Hani bölmeye-parçalamaya uğraşıyolardı? Hani CIA'den falan emirle getirilmişti bu hükumet? Şimdi "pensilvanya" çok güzide bir eyaletimiz, ABD'nin höt-zötleri çok mühim uyarılar oluverdi.

Tabii ufukta daha büyük tehlikelerin olduğunu vaaz edip, sil baştan bir "yaşam tarzı tehlikede" kaşıntısı başlatma fırsatı doğuverdi aslan medyamıza. 8 yılın ardından yaşam tarzında herhangi bir değişiklik olmayınca bu söylem de sona erer yakında diyorduk ama, nafile, bi anda çıkıverdi işte ortaya..Ortadoğu birliği, İslami yardım, din birliği ekseninde dış siyaset, İran-Filistin-Suriye-Ürdün-Lübnan ile ittifaklar, omaygad gerçekten de! Ya sahiden "tam bağımsız" olup, kafamıza göre ortaklıklar kurmaya başlarsak? Mazallah, Batı bizi napar?

Bu AKP hepimizi örtücek, öcü öcü yapıcak valla! Bir Cumhuriyet yazarı "ben iran gibi, filistin gibi yönetilen bir ülkede yaşamak istemiyorum"u yapıştırmış bile! Hem de Lang Lang dinlerken. İrana yaptırıma karşı verilen hayır oyu, konser salonunda dönüp dolaşıyormuş..avrupa üzerinde de bi hayalet dolaşıyodu vakti zamanında, onun gibi bişey..Lang Lang'ı da İstanbulda dinliyor üstelik. Ama İstanbul yavaştan Tahrana mı dönüyor?!?

Oysa ben kıta sahanlığımızın her yıl birkaç santim batıya kaydığını biliyorum, jeologlardan. İstemesek de eksenimiz batıya doğru yani.

Hayır efendim, bu kadar absürd bir tartışmaya ciddi ciddi argümanlar sunarak katılmak istemiyorum, pas geçiyorum. Sizleri fobilerinizle, yaşam tarzı endişelerinizle, hassas bünyelerinizle başbaşa bırakıyorum; esen kalın!


31 Mayıs 2010 Pazartesi

yine ulus-devlet, yine insanlığın sonu

Artık gizli saklı yapılamıyor. Herşey ortada. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan ediyor herşey. Görüyor musunuz?

Bunu biz yaptık işte. Milli hassasiyetlerimiz, ulusal güvenliğimiz, sınır ve toprak fetişizmimiz. Bütün bu terörü, şiddeti, çatışmayı bizler bu hale getirdik. Bize ait olan herşey kutsaldı. Onlara ait olan, neden bize ait olmasındı? Sahipsiz duran herşey bizim doğal hakkımızdı zaten. Aslanlar gibi aldık.

Konjonktür farklı olabilir. Tarihsellik farklı olabilir. Ama zihniyet birebir aynı. Ulus-devlet, ya da milli-güvenlik-devletinin yarattığı sonuç bu işte. İnsanlık adına, hukuk adına, etik adına, merhamet adına ne varsa yıkıp geçer, arkasına bile bakmaz. Ve elinizden kınamak dışında hiçbirşey gelmez, çünkü sonraki adımda sizin güvenliğiniz söz konusudur.

İnsanın esas gücüne giden de, bununla herkesin empati kurabilmesidir. Adamlar kendilerince haklı denebilmesidir. İnsanlık buralara düşmüş işte, savunmasız sivillere ateş açılmasının kendiliğince meşru bir açıklaması olabiliyor. Default mantalite bu. Herkes için.

İsrail, güvenliğini, toprak bütünlüğünü bahane eder, silahlı-silahsız, sivil-asker demeden sağı solu bombalar. Bütün bir ülkeyi abluka altına alır. Bütün Ortadoğuyu rehin alır. Yardım konvoyuna çıkarma yapar, savunmasız insanlara gözünü kırpmadan ateş açar. Gazze'ye yardım giderse İsrail'in milli güvenliği, toprak bütünlüğü vesairesi tehlikeye girecektir mazallah.

Türkiye de yapar aynısını. Güvenlik için köyler yakılır. Güvenlik için işkence yapılır. Milli birlik ve beraberlik için bombardıman, operasyon yapılır. Diller, kimlikler, kültürler yasaklanır. nsanlar yerlerinden yurtlarından edilir. 1915'te de, 90'lı yılların tamamı boyunca da aynı şey. Herşey farklı, evet, ama aynı.

ABD farklı mı? Komünizm der vurur, terörist der vurur, demokrasi yok der vurur, "nükleer silah yapıyorlar, çok ayıp, sadece bende nükleer silah olmalı, çünkü kullanmasını tek bilen benim" der, vurmayı hedefler..Bunu biz yaptık işte yahu, dünyayı bu hale getirdik. Devletler kutsallaştı, ulusla bütünleşti, varlık sebebimiz haline geldiler. Sonra bizim devletimiz bütün dünyayı döver, bir Türk dünyaya bedel. Sonra bekle ki yurtta sulh, bekle ki cihanda sulh..

Ne için var ulus-devletler? "Bizi" yani ulusumuzu korumak için. Daha da önemlisi malımızı, mülkümüzü ve en en önemlisi toprağımızı korumak için. Eh, iyi de en başta saldırganlığı biz yaratıyoruz, sonra bunu engellemek için kendi devletimizi güçlendiriyoruz. Çatışmayı ortadan kaldıracak birşey yapmak yasak. Sadece kendi kaleni, kendi ordunu, kendi silah gücünü arttır. Ta ki patlayana ve tekrar biriktirmeye başlayana kadar.

Ne yani, devlet olmazsa seni kim koruyacak? Ulusunu, toprağını, malvarlığını kim koruyacak?Kimse korumasın kardeşim, istemiyorum. Masum insanların hayatı pahasına korunuyorsa, benim canımın, benim malımın, benim toprağımın değeri nedir ki?

Daha ne diyebilirim, bilmiyorum..

16 Mayıs 2010 Pazar

trash humpers vesilesiyle anti-sanat (gibi bişey)

Anlaşılan o ki bu mesele de Lacan olmadan kapanmayacak..

Sanatta kabaca iki yaklaşımdan söz edebiliriz. Mimetik ve fantastik. Mimetik sanatta, sanatçıyla izleyici aynı dünyada yaşamaktadır, gündelik yaşamın rutinleri eserde kendine yer bulur. Bir bakıma önceden üretilmiş Sembolik Düzen (dil), eserde tekrar temsil edilmektedir. Fantastik'te ise, başka bir boyut vardır. Sanatçı, farklı bir yerden gelmekte, kimsenin aşina olmadığı bir dünyayı veya ilişkiler yumağını anlatmaktadır. Bir bakıma henüz o bilindik Sembolik Düzen'de temsil edilememiş (dile ait olmayan) bir takım unsurları (tabii bu unsurlar Lacancı Gerçek'te yer almaktadır), tanıdığımız, bildiğimiz Sembolik düzene dahil etmeye çabalamaktadır. Elbette bu iki yaklaşım birbirlerinden net bir çizgiyle ayrılmazlar, bu minvalde saf bir fantastik veya saf bir mimetik sanattan söz edemeyiz.

Anti-sanat dediğim şey de, bu fantastiğe, yani Gerçek'in temsiline yakın duruyor zaten. Ancak bunu kasıtlı olarak yapmıyor. Anti-sanat olan da zaten sanat formunu alıyor nihayetinde. O yüzden bilinçli bir şekilde sanat karşıtı bir akım var demek yerine, sanat anlayışı veya estetik kaygıları gütmeyen ve bu haliyle anti-sanat olan bir iki örnek üzerinden gitmek faydalı olacaktır.

Harmony Korine, filmleriyle, kelimelere dökülemeyecek hissiyatları izleyicisine aşılamaya çalışan yönetmenlerden biri. Trash Humpers ise bu tarz sinemanın doruk noktası olabilir. Öncelikle, anti-sanat akımındaki "found object" kavramına doğrudan bir atıf söz konusu. Yani planlı-programlı bir şekilde kurgulanmış bir eser yerine, rastgele, herhangi bir formu ya da bilinçli tercihi yansıtmayan bir nesne de "sanat" olarak değerlendirilebilir.

Filmde, bir yerde bulunmuş bir VHS kaset izliyoruz. Herşey rastgele, ve filmin geneline anarşik bir hava hakim. Kaset bazen ileriye geriye sarılıyor, bir olay örgüsü, kurgu veya hikaye söz konusu değil. Bir karakter analizi, duygusal çelişkiler, giriş-gelişme-sonuç bölümleri de hak getire. Konuşulanların ve yapılanların çoğu anlamsız, hatta, tabiri caizse, "çocukların ruhsal ve bedensel gelişimlerine, Türk aile yapısına, örf, adet ve geleneklerine aykırı!". Öyleyse bu filmi çekici ve hatta unutulmaz kılan nedir?

Rutin bir nesneyi veya eylemi "kendi içeriğinin dışarısına" çıkarmak (out of context) da bu tarz sanatın, ve tabii Harmony Korine sinemasının, bir parçası.

Örneğin pancake üzerine bulaşık sabunun boca edildiği ve bunun iki adama yedirildiği bir sahne var. Bu sahne, Korine'in önceki filmlerinden Gummo'da yer alan "şampuan ve makarna" sahnesini hatırlatıyor. Şampuanı veya bulaşık sabununu "görevi" veya "context"i dışında kullanmak, Sembolik düzeni bir yerinden yırtıyor ve bizde açıklaması epeyce güç bir hissiyat veriyor, bir yerde boşluğa düşürüyor. Bu hissiyatın içinde tiksinti de muhakkak var. Gerçek, özünde tiksinç birşey ve bu tiksintiyi doğrudan deneyimlemek yerine, onun etrafında bir sembolik düzen oluşturuyoruz ve böylece onu kendimizden uzak tutuyoruz.

Benzer bir çabayı Lars Von Trier'in Antichrist'ında da görmek mümkün. Doğanın, ölümün ve cinselliğin "Gerçeği" yüzümüze çarpıyor, o karanlığı ve acıyı-cinsellik ve ölümün içiçe geçtiği kör noktayı tarif edebilecek kelimelere vakıf olamıyoruz hiçbir zaman. Yalnızca tedirginlik duyuyoruz, kafamızı çeviriyoruz, dişlerimizi kenetliyoruz ve bir an önce bitsin istiyoruz. Bu filmle yapılan, bütün o kaosu, çelişkileri, vıcık vıcıklığı, kışkırtıcılığı içinde Gerçek'e bir göz atmaktır. Bu ne kadar estetize edilirse edilsin, midemizde birşeylerin burkulmasına yol açacağı garantidir.

Bu Gerçek'in üzerimizdeki etkisinin kaynağı nedir? Niçin illa negatif bir algı uyandırır? Benliğimizin en derinlerinde saklamaya uğraştığımız şeyle mi gözgöze geliyoruz? Yoksa bu eserler tamamen dışsal saldırılardan, kurnaz ve gaddar yönetmenlerin sınırları zorlama egzersizlerinden mı ibaret?

Nihayetinde bu örneklerdeki yaklaşımı, son derece özgürleştirici, ve özgürleştirirken de parçalayıcı, yok edici bir duruş olarak adlandırmak mümkün. Özgürleştirici, çünkü sanatı ve hatta bütün dünyayı ezberlenmiş kalıplar, kurallar, estetik anlayışı, uzay-zaman örgüsünün dışında tasavvur etmenin yollarını sunuyor. Yok edici, çünkü bu tarzla karşılaştığımızda artık hiçbirşey eskisi gibi olmuyor, yani sembolik düzenin kendisi değişiyor. Bu tarz filmleri izledikten sonra "bir film izledim" demek yerine, "bir deneyim yaşadım" cümlesini kullanmak sanırım daha uygun. Yeni birşeyler arayan sinemaseverlere tavsiyemdir.