12 Şubat 2011 Cumartesi

kurnazlık ve solculuk (1)

Ara sıra çok saf bir insan olduğum izlenimine kapılıyorum. Napayım, etrafımdaki biçok insan benim üzerinde uzunca bi süre düşünmem gereken şeyleri öylesine kolay biliyorlar ki...En karmaşık olaylarda bile bilgileri öylesine temiz, güvenilir ve bütüncül ki..

Aslında temel sorunum şu: siyaseten yanlış yerde duruyorum ben. "Bilenler"in yanında değilim. Ben analiz etmeye, anlamaya çalışıyorum. Oysa, özellikle de solun büyük bir kısmı, çoktan biliyor. Yeteri kadar Marx, Lenin, Engels okusaydım ben de bilirdim belki. Ama yetersizim işte.

Neyse, ironik girişleri uzun tutmamakta fayda var. Son zamanlarda yaptığım kimi siyasi tartışmalardan edindiğim izlenim şudur ki, bu ülkede sol'un ikiye ayrılmış olmasının epistemolojik bir bağlamı da mevcut. Kaba genellemeler yapmadan derdimi anlatabilir miyim bilmiyorum, o yüzden mazur görün. Ama sol.org.tr (yani TKP), Birgün (yani ÖDP) kadrosunun epistemolojik konumuyla, DSİP'in, bazı Taraf yazarlarının, Yetmez Ama Evet'çi kesimin epistemolojik konumu birbirinden epey farklı. Dolayısıyla son zamanlarda sertleşen tartışmaların bir kaynağı da bu gibime geliyor. Baştan söyleyeyim, elbette TKP-ÖDP çizgisi içinde, ve elbette DSİP-Taraf çizgisi içinde dediklerimin dışında kalan insanlar vardır, ben genel bir çerçeve üzerinden hareketle bu yazıya girişiyorum.

TKP-ÖDP çizgisinin söylemi son zamanlarda bizim tarafın (yetmez ama evet diyenlerin) "kandırıldığı" yönünde. Bu söyleme göre AKP bize referandumda ileri demokrasi vaadetmiş, bizler de (saf olduğumuz için) buna inanıp evet demişiz, ama AKP'nin kimi uygulamaları ve söylemleri demokratikleşeceği yerde otoriterleşmiş. Biz de, bir nevi, keklenmişiz. Oysa onlara uyup hayır verseydik, AKP tam tersine demokratikleşecekti...mi? Yoksa aşağı yukarı aynı tabloyla mı karşılaşacaktık? Bu bir sorunsal olarak cepte dursun.

Bu söylemin kaynağında epistemolojik varsayımları görmek çok kolay. TKP-ÖDP çizgisi, gerçekliği bütünüyle görme ve bilme yetisine sahip. "%42 sol, %58 sağ" manşetini başka türlü açıklamak imkansız çünkü. Ancak referandumun işaret ettiği nihai sonucu tam anlamıyla kavrayabilenler bu çıkarsamayı yapabilir. Ve ancak kıymeti kendinden menkul bir bilgelik MHP gibi bir partiyi sol'da konumlandırabilir.

Bu sol'a göre herşeyin zamanlaması manidar. Herşey aşırı biliniyor çünkü. Her edimin ardında daha derin bir motivasyon, gizli bir ajanda, bir takvim mevcut. Bizler, saf olduğumuz için, halkın somut taleplerine kulak veriyoruz (kürt meselesi, ermeni meselesi, başörtüsü, alevi sorunu vs). Oysa gözönünde bulundurmamız gereken şey, sözkonusu taleplerin hangi siyasi aktörlereyaradığı. Askeri vesayetle hesaplaşmak AKP'ye mi yarıyor? Öyleyse bu işte bir bit yeniği vardır. Yargı reformunu AKP mi getiriyor? Öyleyse burada yargıyı kontrol altına alma çabası vardır vs.

Bu çizginin kendisini daha "saf" Marksist addetmesi, bizim kesimi yeteri kadar solcu olmamakla suçlaması boşuna değil. Benim gibi düşünenlerin, solcu olmayan kesimlerle bazı konularda anlaşma, konuşma, hatta ittifak kurma gibi garip bir huyu var. Bunun da bizi siyaseten daha "melez" bir konuma taşıdığı muhakkak.

Dolayısıyla karşımıza iki türlü sol çıkıyor. Bir tanesi kurnaz, her türlü siyasi olayın arka planındaki çıkar ilişkilerini, gizli ajandaları tek tek tespit etme yeteneğine sahip. Nasıl mı? Referansları sağlam. Buna da değineceğim. Diğer türlü sol (yani benim de dahil olduğum) o kadar kurnaz değil, çünkü melez. Çünkü gerçekliğin sadece küçük bir kısmını algılayacağını biliyor. Çünkü gerçekliği anlamak ve anlamlandırmak için başkalarının, ötekilerin ve ötekileştirilmişlerin bakış açılarına da muhtaç olduğunu biliyor. Bu haliyle daha mütevazı elbette. Birkaç somut örneğe bakınca duruşumuz daha net ortaya çıkabilir..

Örneğin, biz melezler, başörtüsü meselesinde gönül rahatlığıyla "özgürlükçüyüz, ama salak değiliz"* diyemiyoruz. Salağız çünkü. Bir toplumsal talebin arkasındaki gerici ajandayı göremiyoruz. Onlar görüyorlar, çünkü salak değiller. Onlar, bilginin şaşmaz otoritesiyle kutsanmışlar.

Ve referandum sorunsalına geri dönecek olursak..Bugünlerde AKP'nin her yanlışı (özellikle polis şiddeti, hukuk skandalları) bu melez sol'un hanesine yazılmak isteniyor. Sanki referandumda evet diyerek biz bu olacaklara göz yummuşuz, sanki şimdi tepki gösterme hakkımız yokmuş gibi. AKP'nin kategorik olarak herşeyi yanlış, hatta kasten kötücül bir biçimde uygulayacağını varsayanlar, bizim de AKP'yi bir iyilik meleği, bir demokrasi havarisi olarak gördüğümüzü düşünüyorlar.

Problem şurada: ne yetmez ama evet'i anlamışlar, ne AKP'yi anlamışlar, ne de kendi duruşlarını. Anlamaya çalışmıyorlar, çünkü anladıklarını varsayıyorlar. Peşinen anladığını düşünen kişi, neden çaba göstersin? Yaftalayıp geç, artık o "cepheden" gelecek her türlü mesajı kendi dünya görüşüne göre yorumlayıp "bu liboş, bu gerici, bu yeterince sol değil, bu yalaka, bu yandaş" diye sıraya dizebilirsin..Sen ki herşeyi bilensin.

TKP-ÖDP çizgisini anlatırken, aslında ister istemez ulusalcı ideolojiye de değinmiş oldum. Çünkü benzer "herşeyi çoktan biliyor olma" hali, benzer pozitivist jargon ulusalcılıkta da mevcut. Buradan referanslarla ilgili bir tartışmaya geçeceğim, sıradaki yazıda..

*: Zamanında Birgün'den Melih Pekdemir'in öne sürdüğü "kurnaz duruş".

9 Ocak 2011 Pazar

müstehcen yüzyıl ve kanuni üniversite

Evet, dayanamadım, yazdım. Biraz da müstehcen bir yazı oldu, utananlar okumasın. Başlığı da alakasız attım, öyle bi dizi eleştirisi veya üniversite konusu pek beklemeden okuyunuz.

2011'in gelmesiyle ülkemizde adeta bir "patlama" yaşandı. Yok, öyle özgürleştirici, rahatlatıcı türden bir patlama değil, daha ziyade bir öfke patlaması. Zaten bizim sürekli ocakta ısınan bir düdüklü tenceremiz var, arada bir, bazı olaylar sayesinde tıssssss diye şiddetli bir buhar çıkarmaya başlıyor.

İki olay var, malum. Birincisi Bilgi Üniversitesindeki tez meselesi. Diğeri de Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Kanuni imajı.

İlginçtir, bu ülkede pornografik içeriği ima yoluyla iletmekte hiçbir sakınca yoktur. "Bir atımlık çıtır" sloganlı, veya posterinde parmağını emen bir kızın olduğu doritos reklamları. Fatmagülün suçu ne dizisindeki malum sahnede kameranın gidip gelmesi. Bazı gazetelerin en arka sayfalarındaki manken resimleri ve yine imalı cümlelerle yaptıkları güya "açıklamalar". Bunlar hayatımızın bir parçasıdır artık, alışagelmişizdir.

Ancak, cinselliğin olanca "çıplaklığıyla" karşılaşmayıverelim.. Off, çok zararlı, çok ayıp, çok seviyesizce, çok hayvanca vs. Halbuki, şu dünya üzerinde yaşayıp da belli bir yaşın üzerinde olan insanların büyük bir çoğunluğu sevişmiştir bence. Daha da büyük bir çoğunluğu düzenli bir biçimde mastürbasyon yapmıştır/yapmaktadır. Buna canı gönülden inanıyorum. Bu nüfus ve bu porno sektörü başka bir fenomenle açıklanamaz zaten.

Peki böylesine haşır neşir olduğumuz cinselliği pis kılan, onun filme aktarılmasını neredeyse insanlık suçu mertebesine yükselten şey nedir? Üniversiteden hocaları kovdurtan, padişahlara atfedildiğinde binlerce kişinin itirazına yol açan o garip müstehcen içerik tam olarak nedir?

Bunu "kadının objeleştirilmesi" gibi bir hadiseye bağlayarak eleştirenler var. Pornoya yapılan bu itiraz, görünürde gayet temiz, feminist bir duruş olarak kabul görmekte, hatta bunu savunmayan pornocu, abaza, seviyesiz vs. diye dışlanmaktadır. Fakat bu objeleştirme nedir? Öncelikle, kadının rızası dışında mı gerçekleşmektedir? Ve o esnada erkeğe ne olmaktadır? Özneleştirme mi? Ve dahası, bu objeleştirme yukarıda bahsettiğim reklam stratejisinden bağımsız düşünülebilir mi? Bence bu konuda peşin hükümler vermeye herkes çok meraklı, kimse oturup da bu işin tarihini, gelmişini geçmişini düşünmüyor..

Kaldı ki, tamamen kadının özneleştirilmesine ve erkeğin hareketsiz itaatkarlığına dayanan, "female domination" bazında pornolar da mevcut. Onları hangi bağlamda eleştireceğiz?

Herneyse, siz orgazmlarınızı nasıl yaşıyorsunuz bilmiyorum, ama orgazm anı bir "karşılıklı objeleşme" anıdır bana kalırsa. O anda iki taraf da hiçbişeyi düşünmez, karşındaki insanın ne kadar iyi huylu, düşünceli, zeki, duyarlı olduğunu, hatta başlı başına bir "insan" olduğunu bile düşünmez. O anlarda bütün zihin tek bir amaca odaklanır; "karşındakini bir obje gibi kullan ve boşal". Zaten o kadar yoğun yaşanır ki bu an, zihnin o olay dışında kalan şeyleri düşünecek hali yoktur.

Bu an, zevkli olduğu kadar korkutucudur da..Bir anlığına olduğumuz kişi olmaktan çıkarız çünkü. Kaşlarımız çatılır, yüzümüzde ifade bile kalmaz. Dışarıdan bakan için suratımızda kızgınlıkla zevk arası bir karışım dolaşır.

Korkulan ve ayıplanan bu mudur peki? Başka insanları bu eylemi yaparken izlemek midir ayıp olan (onların rızası olsa dahi)? Veya kutsal saydığımız kişilerin de şu veya bu şekilde bir objeye dönüşmesini/ve bu dönüşümü bizzat arzulamasını mi kaldıramıyoruz?

Basbaya uyku ihtiyacı gibi birşey oysa ki..İnsanın sürekli bilinçli olması, sürekli her yaptığının farkında olması sağlıklı değil bana kalırsa. Ara sıra bilinç kapanmalı, özne olmaya ara verilmeli. Kısacası, obje olmaktan bu kadar korkmayalım. Biliyorum, Kant size şey dedi hani, insanları kendi amaçlarınıza alet etmeyin, onların da kendi isteklerine saygı gösterin falan..ama cinsellik bunun bir istisnası olamaz mı? Birbirini tatmin etmek, veya dışarıdaki bir başka insanı tatmin etmek için iki kişinin karşılıklı objeye dönüşmesi düşündüğümüz kadar korkunç mudur?

Şimdi bastırılmış cinsellik, yok efendim putlaştırılmış kişilikler gibi klişelere girmek istemiyorum. Bizim sorunumuz kendimizle dürüst olamamak. Kendimize ve kendimizi özdeşleştirdiğimiz kişilere (veya organlara?) aşırı kutsallık atfetmek. Kendi kimliksel bütünlüğümüzü ancak bu aşırı anlamlandırılmış/kutsallaştırılmış kişi ve şeylerle sağlayabilmenin getirdiği acziyet içindeyiz. Çünkü, (belki de) asla tam bir özne olamayacak olmamızın yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.

Evrensel kusurluluğumuzu itiraf etsek, padişahın da liderin de ergenin de benzer cinsel arzular duyduğunu ve bunları karşılamak için gözle görülür bir çaba sergilediğini kabul etsek..bunu filme almanın da dünyanın sonu olmadığını anlasak..işte bu rahatlatıcı bir "patlama" olacaktır diye düşünüyorum. O zamana kadarsa, cinsellikle dolu bir dünyada yaşayıp cinselliği açıkça gündeme getirenleri yargılamaya devam edicez sanırsam.

10 Aralık 2010 Cuma

yımırta

Hani neresinden tutsanız elinizde kalacak konular olur ya, şu son günlerdeki polis şiddeti ve yumurta savunusu aynen bu minvalde işte. Öyle ki kafamda yazının bitmiş haliyle uyandım, oturup yazmak kaldı sadece. Olaylar çok yönlü olmasına rağmen, zihniyetler kabak gibi ortaya çıkıverdi bu olaylarla.

Derhal bir polisi aklama girişimi başlatıldı dört koldan. AKP, utanmadı, sorumluları ayıklamaya girişmedi "polis yetkisini kullandı" dedi..Polisin böylesine hunharca, böylesine insanlık dışı bir müdahalede bulunmasının "yetki" olarak yorumlanabildiği bir ülkede yaşıyor olmak sizde de utanç, mide bulantısı, başağrısı, hiddet, nefret karışımı bir duygular silsilesi uyandırmıyor mu?

İşin bir de medya ayağı var..neler yazılmadı ki? Bu eyleme gidenlerin "patolojik sorunları" varmış (Türköne), gidenler maksatlıymış, örgütlüymüş (süpriiz!), hatta efendim ergenekoncuymuş, komplocuymuş..Yahu, hırsızın hiç mi suçu yok?! Esas patolojik vaka devlet şiddetinde, polis gaddarlığında değil mi? Bir kadıncağıza, hamile olduğunu bile bile copla vurmak, tekmelemek ne demek yahu, hangi insanlık, hangi yetki anlayışı bu eylemi meşrulaştırabilir? Vicdan denen şeyden nasibini alamamış bu kadar çok insanın bulunması insanı çileden çıkarıyor..

Bu kafayı yemiş medyada en çok rahatsız eden, saç baş yolduran, şüphesiz ki "hamile kadının orda ne işi var" lafıydı. Ataerkil zihniyet bu yorumda birleşti, billurlaştı adeta. Çünkü hamile kadının yeri eviydi, tek sorumluluğu karnında taşıdığı bebeğine karşıydı. Kendine karşı sorumlu olamazdı artık, sesini duyurma, sokağa çıkıp gösteri yapma hakkına haiz değildi. Zaten eylem dediğin, eninde sonunda polis copuyla, biber gazıyla bitmesi gereken, böyle zararlı kaka bişeydi. Böylesine aşağılık bir şiddet olayında bile faturayı mağdura kesmenin bir yolunu bulabiliyoruz ya...(bu üç noktadan sonra dilediğiniz küfürü yerleştirebilirsiniz)

Herneyse, bütün bunları yazdıktan sonra biraz daha genel bir noktaya dönmek ve biraz da eylemcilere bakmak istiyorum, orada da sorunlar var çünkü (polis şiddetiyle karşılaştırdığım zannedilmesin).

Şiddetin nerede nasıl kullanılacağı, hangi kapsamlarda "mazur" görülebileceği bu ülkede hiç tartışılmıyor. Şiddetin farklı çeşitleri, dozları olabileceği hiç düşünülmüyor. Mağdurun yanında duracağız, polis şiddetine karşı çıkacağız derken, yumurta atmayı, farklı bir tür şiddeti o kadar kolay meşrulaştırabiliyoruz ki, hızımıza kimse yetişemiyor.

Madem o kadar felsefe okuyorum ve şu sıra madem her tarafımdan Kant fışkırıyor, izin verin şöyle Kantçı etikle bir değerlendirme yapayım (kendi ukalalığımdan zevk aldığım anlar var, kabul ediyorum). "Öyle bir şekilde davranalım ki, bu davranışımızın prensibinin aynı zamanda evrensel bir kural olabilmesini de kabul edebilelim.".

Bir basın toplantısı, veya gösteri, veya yürüyüş, veya herhangi bir konuşma esnasında, beğenmediğimiz, katılmadığımız hatta açıkça düşmanı olduğumuz bir fikri dile getiren kişiye yumurta atmak meşrudur; sizce böyle bir prensip evrensel olmalı mı? Peki ya bu "öğrenci kollektifi" başka bir yerde eylem yaparken, seslerini duyururken, kendi fikirlerini ifade ederken bir grup AKP'li öğrenci gelse ve bu insanları yumurta yağmuruna tutsa; yani konuşmasına engel olsa..Bu kolektifin tepkisi ne olur?

Bana iki türlü olabilir gibi geliyor. Ya "arkadaşlar demokratik tepkilerini gösterdiler, teşekkür ediyoruz, biraz peçete alabilir miyiz?" derler. Ya da "Faşist-yobaz-gerici takımı kalleşçe saldırdı, bizi baskı altında tutmak istiyorlar, işte AKP zihniyeti" derler.

İkinci tepki gösteriyor ki, sizin prensibiniz evrensel olamaz, çünkü başkasına reva gördüğünüz muameleyi kendinize kalleş bir saldırı olarak algılıyorsunuz, katiyen kabul etmiyorsunuz. Birinci tepkiyi gösterecek kadar "aşmış" iseniz, daha bile beter. O zaman herkes, beğenmediği seslere karşı yumurta atmakta serbest; bunu bir norm olarak kabul etmenin ifade özgürlüğüne, diyalog olasılığına ne kadar zarar vereceğini görmemek imkansız.

Fiziksel şiddetin berraklaştığı anlarda fiziksel şiddetle karşılık vermek daha anlaşılabilir bir durum. Örneğin, arkadaşınızı, can yoldaşınızı, hatta sevgilinizi saçından tutarak sürüklemeye çalışan bir polise karşı "ama nolur bir saniye dinleyin" demekten ziyade var gücünüzle saldırırsınız gibime geliyor. Bu, rasyonel olmasa da içgüdüseldir artık, bir takım sınırlar çoktan aşılmıştır zaten. Ancak, bütün yapacağı "konuşmak" olan bir bireye karşı gösterilen fiziksel şiddetle, bu bahsettiğim ani patlama halindeki tepkisel şiddet arasındaki farkı iyi okumak lazım.

Dediğim gibi, burada polis şiddeti ve yumurta atmak aynı kefede tartılmalı demeye çalışmıyorum, "gaddarlık" konusunda polis rakip tanımıyor. Ama şiddetin hangi durumlarda "meşru" sayılabileceğini iyi tartmak gerekli. Şiddet üzerine düşünürken meşru'nun hemen ardından, adeta otomatikman gelecek olan laf "müdafaa" gibi geliyor bana..Diğer durumlardaysa, iki kere, üç kere, beş kere düşünüyorum, yine de herhangi bir konuşmacıya yumurta atmanın "demokratik hak" veya "ifade özgürlüğü" olduğu bir noktaya ulaşamıyorum.

Yani bir konuşmacıya verilecek olan cevap neden başka bir konuşma değil? Ayar vermek, rezil etmek, utandırmak, bunlar kelimelerle de mümkün, hatta daha bile vurucu. Yumurta atınca hem karşı taraf haklı çıkarılıyor, hem de kelimelere yaşam hakkı tanınmıyor.

Acaba kelimelerle yaptığımızı yumurtalarla da yapabilir miyiz?

2 Aralık 2010 Perşembe

critique of pure -isms?

Evet, böyle bir sorunum var. Belki başka yazılarda da dile getirmişimdir bu meseleyi, ancak şimdi şöyle derli toplu bir biçimde bütün bu saf -izm'lere eleştirel bir bakış getirmek istiyorum. Bunu yaparken genel manada sivil mücadeleyi küçümsediğimi veya değersiz bulduğumu düşünmenizi istemem, bilhassa ciddiye aldığım için bunları dile getirmem gerek. Bu yazıdaki eleştirilerin de "yapıcı" bir hissiyatla yazıldığını belirtmek isterim.

Basitçe feminizmi ele almak istiyorum, ancak örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada ele almadığım herhangi bir -izm, bu eleştirilerden muaf sayılmamalıdır. Feminizmi ele almamın sebebi, çok net, açık-seçik bir ayrımdan kaynaklanmış oluşudur yalnızca.

Tabii çok farklı kolları, çok farklı yaklaşımları olan bir alan üzerine kaba genellemelerle yaklaşmak yazının güvenilirliğini azaltacaktır, ama bu riski de göze almadan derdimi anlatmam imkansız. Mesele şu ki, feminist hareket bana yer yer "kadın" kimliğini konsolide etmeye uğraşırken, erkek kimliğini de daha aşağı bir konuma çekmeye çalışan bir hareket gibi geliyor. Buradaki temel itiraz elbette şu: Erkek kimliği o kadar egemen ki, haddini bildirmek gerek, kadın kimliğiyle eşitlemek gerek. Buna katılmamak imkansız, zaten dediğim gibi feminist hareketi gayet değerli de buluyorum. Ancak bu mücadele esnasında "kadın" dediğimiz şeye bir nevi yüce ve mukaddes bir "öz" atfediliyor, bu "öz"ün de tarih boyunca bastırıldığı, yaşamasına izin verilmediği öne sürülüyor. Bu, doğru dahi olsa, feminist mücadelenin hedeflerinin bu özü gerçekleştirme doğrultusunda gelişmesini biraz sorunlu buluyorum. Bunun sebebi, bu "öz" denen şeyin zaten erkek-egemen bir çerçevede, erkek-egemen bir dil içerisinden üretilmiş olması. Dolayısıyla bu öz'ün kadının kurtuluşu anlamına gelmekten ziyade, erkek-egemen dili bir başka biçim ve ad altında yeniden üretmesinden endişe duyuyorum. Bence bir -izm altında biraraya gelip, o -izm'in bütün gereklerini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmeye çalışmak, biz erkeklere mahsus bir sığlık ve yetersizlik olarak kalsın; bunu derken tabii ki erkeklerin de bunu aşması gerektiğini ima ediyorum. Bir öz'ü gerçekleştirmeye çalışmaktansa, mutlak ve tartışılmaz öz'lerin yaratıldığı ve mücadelelerin de aynı eksenlerde yürütüldüğü o çerçeveyi kırmaya çalışmak bana daha anlamlı geliyor. Kısacası, demeye çalıştığım şey, feminist mücadele erkek-egemenliğinin alanını daraltıp yok etmeye uğraşırken, bu bahsi geçen kadın "öz"ünü de yok etmeyi hedeflemeli. Kısacası, tek bir cinsiyetin kurtuluşunu değil, bütün insanlığın bu "toplumsal cinsiyet" dediğimiz şeyden kurtuluşunu hedeflemeli gibime geliyor. Bu bağlamda, yani çok daha geniş çerçevede yapılacak mücadele, salt kadınların mücadelesi olmamzlı, yeri geldiğinde erkeklerin de bu mücadelenin bir parçası olma olasılığı bence düşünülmesi gereken birşey. Bunu yaparken erkek-egemen dilden/çerçeveden kaçınmak nasıl mümkün olacak? Elbette yeni bir dil ve yeni bir çerçeveyi üretmeye çalışarak.

İnsan bir -izm'e elini verince kolunu kaptırabiliyor bana kalırsa. Sonrasında bu -izm adına ne yapılırsa yapılsın, o -izm'e duyulan saygı sebebiyle hoşgörmek ve her halükarda savunmak zorunda kalınıyor. Kemalizmi, marksizmi görüyoruz işte; bu -izmler adına ne zulümler yaşandı, halen doğru dürüst bir özeleştiri, yanlış öğelerle araya mesafe koyma çabası yok. Mesele yine öz'e bağlanıyor çünkü; Kemalizmin bir "Kemalist insan" özü var, çağdaş, laik, devletini ve Atatürk'ü herşeyin önüne koyan makbul vatandaşı. Marksizm de keza öyle: her ne pahasına olursa olsun proleterya diktatörlüğünü gerçekleştirmeye çalışan, her mücadeleye sınıf perspektifinden bakan bir marksist mücadeleci özü. Oysa dünya tek bir görüş, tek bir öz'le açıklanamayacak kadar komplike ve bütün mücadeleler birbirleriyle içiçe. Üstelik bu "ne pahasına olursa olsun" düsturu, yıkıcı ve zarar verici eylemleri de içerisinde barındırdığından, -izmlerin elle tutulur bir biçimde kitleselleşmesinin önünde çok ciddi bir engel oluşturmakta. Sonuçta bir öz'ü aşırı önemli addederseniz, o öz'ün dışında kalanlar, o kalıplara uymayanlar sizin için önemini yitiriyor. Sonuç, kaçınılmaz bir cemaatleşme ve dışa kapalılık elbette. Bu cemaatleşmenin tezahürünü her yerde görmek mümkün.

O yüzden ben daha radikal bir -izm taraftarıyım. İzm'lerin kendisiyle de mücadele edecek, aynı anda birden fazla mücadelenin, birden fazla bakış açısının farkında olacak; mücadeleyi, kazanmak için, bir ideale ulaşmak için değil, sürekli bir yeniden tanımlama-yeniden mücadele düsturuyla gerçekleştirecek bir -izm. Kendi kendini yok saymaktan çekinmeyecek, herhangi bir öz'ü yüceltmeyecek bir -izm. Ve bu -izm'e nasıl ulaşacağız? Elbette bi adam oturup da bu -izm'in teorisini yazmayacak. Çünkü oradan da varacağımız yer yine o adamizm olur. Bu yeni izm bir çeşit iletişim içerisinde yeşerecek, sabit olmayacak, durağan olmayacak ve sürekli adapte olacak. Sanırım çıtayı çok yüksek tuttum ve çok ütopik bir -izm tanımladım. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, ya bu düzeni yeniden üretmeye devam edeceğiz, ya da bir ütopya kuracağız.

24 Ekim 2010 Pazar

pişmemiş çocuğa mektup*

Merhaba çocuk!

Şimdi hiç kızmaca, darılmaca yok. Senin için çok güzel bir dünya hazırladık. Karşılığında da ufak tefek bazı kurallara uymanı ve bazı görevleri yerine getirmeni istiyoruz.

Bir kere, bize saygı duyacaksın, bizi hep seveceksin. Bizim seni istediğimiz gibi yetiştirmemize izin vereceksin. Bu, bizim en doğal hakkımız. Seni biz doğurduk, sen bize aitsin. Güzelce eğip bükücez, güzelce eğiticez ki vatana-millete ya da dine-imana faydalı bir zat olasın. Zaten farkedeceksin ki, biz birey yetiştirmektense nefer yetiştiriyoruz. Kendi takımımıza taraftar üretiyoruz (kanın en az iki renklidir, unutma!). Vatanımız için asker üretiyoruz. Kendi siyasi kampımız için yılmaz savunucular salıyoruz ortalığa. Ümmetimiz için imanlı gençler yaratıyoruz.Sen daha sorgulamayı, kendin için düşünmeyi öğrenmeden, biz sana neyi nasıl düşünmen gerektiğini öğretiyoruz ki, yorulmayasın.

Öyle kendini çok matah bişey zannetme yani. Kendi projektörlerimizi yansıtmamız için boş bir ekransın sadece. Bizim yapamadıklarımızı sen yapacaksın, bizim başarısız olduğumuz yerde sen başarılı olucak, bizim alamadığımız intikamı sen alacaksın.

Sen farkında değilsin ama, daha doğmadan evvel bir sözleşmeye imza attın aslında. Bizim seçtiğimiz doğruların, bizim senin için yarattığımız hayatın en iyisi olduğunu kabul ettin, bunu hiçbir şekil ve ad altında tartışmayacağına dair de söz verdin. Merak edecek bişey yok, elbette biz en doğrusunu, nasıl yaşayacağını, nasıl gülüp ağlayacağını, nelere/nasıl inanacağını belirledik. Kendimizin küçük versiyonları, bu dünyaya verebileceğimiz en güzel hediyelerdir çünkü. Baksana, ne kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz. Biz, hepimiz, bütün insanlar, kendi konumumuzun, kendi kimliğimizin en doğrusu, en makbulü olduğu konusunda hemfikiriz. Konumlarımızın ve kimliklerimizin farklı olduğuna bakma. Biz haklıyız işte, sorgulama!

Biz bir aileyiz evladım. Bu dünyada en kutsal şey bölünmez bütünlüktür. Bizi bölme evladım. Bizden farklı düşünme. Bize ihanet etme, evlatlıktan reddetme hakkımız var seni. Bu, o başlangıçtaki sözleşmenin feshedilmesidir. Cezaları kocamandır. Aidiyetin olmadan, sen bir hiçsin çocuk!

Bizim inançlarımızı harfiyen tekrarladığın müddetçe sorun yok evladım. Bu, inançlarımızın ne kadar doğru olduğuna bizi bir kez daha ikna etmeye yarıyor, o yüzden önemli. Bizim mutluluğumuz senin de mutluluğun. Allah'a otomatikman inan zaten. Atatürk dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük liderdir, inan. Bizim atalarımız, generallerimiz, dedelerimiz, peygamberlerimiz, devlet büyüklerimiz falan hep çok güzel işler yaptılar, hepsini aileden kabul et, hiçbir dediklerini sakın ha sorgulama. Biz sana en güzel hayatı dayatıyoruz yavrum, bu insanlar da aynı şekilde bize dayatmışlardı, biz de mutlu mesut yaşayıp geldik bu günlere işte. Kutsal kitapları ezberle, marşları ezberle, duaları ezberle, yürümeyi öğrendikten hemen sonra uygun adımı öğrenmelisin.

Cinsel organların bizim için hayati önemdedir çocuk. Eğer erkeksen arada bir çıkarıp göstericez seninkini amcalara. Pipin bizim gururumuz. Ama biz varken yapabilirsin bunu, sakın öyle uluorta çıkarıp sallayayım falan deme. Eğer kızsan, belli bir yaşa gelinceye kadar (biz sana o yaşı söyleriz) sakın orana burana dokunma bile! Mesela, tam ayıp yerlerinin orda bir zar var, o zarı hayatın pahasına koruyacaksın. Korumadıysan bile korumuş gibi davranacaksın, bizi üzmemek için. Ayrıca, öyle herkesle arkadaş-sevgili falan olma sakın. Beğenmediğimiz, bizim görüşlerimize uymayan birileriyle beraber olursan da seni dışlama, aşağılama hakkını saklı tutarız. Biz senin iyiliğini mutluluğunu düşünüyoruz yavrum. Bizi üzersen mutlu olamazsın. Sonra bi bakmışsın biriyle flört ettin diye, hop, seni öldürüvermişiz! Töre bu yavrum, sözleşmede yazıyo töreye riayet edeceğin. Gelenekler/görenekler önemlidir. Bölünmez bütün gibidir.

Evet, bu genel çerçeve içinde düşünmeden, sorgulamadan yaşarsan bizi mutlu edersin. Bize ait olduğun müddetçe hepimiz mutlu oluruz. Bizi mutsuz edersen, başına geleceklerden sen sorumlusun, biricik evladım.

*: Yazının başlığı Yiğit Özgür'ün bu haftaki Uykusuz dergisindeki bir karikatüründen alınmıştır.

8 Ekim 2010 Cuma

bir kuruluş hikayesi..

Bugün Tayyip Erdoğan kalksa dese ki, "Türkiye'nin son 8 yılının tarihini yazıcam, 3 Kasım 2002'den başlıyorum, bugüne dek" dese..Kendi keyfince seçtiği bilgi ve belgeleri sıralasa, kendi muhaliflerine de her fırsatta verip veriştirse, onları hainlikle, döneklikle, aptallıkla suçlasa. Kitabın adı da, ne bileyim, Hitabet olsa..Ne düşünürsünüz? Tarihi bir referans olarak kabul eder misiniz? Bir siyasetçinin tarih yazımına ne ölçüde güvenirsiniz?

Ama bi saniye..Biz bugün okullarda öğretilen tarihi (bir diğer adıyla devletçe sahiplenilen resmi tarihi) tam olarak da bu minvalde yazılmış bir kitaba endekslemiş vaziyette değil miyiz? "Nutuk", 19 Kasım 1919'dan başlar, 1925'e kadar geçen olayları anlatır. Tam da yukarıda örneğini verdiğim tarzda yazılmıştır. Ancak, kutsal bir kitap gibidir, her fırsatta alıntılanır, her fırsatta okunması salık verilir..Çünkü "objektif" olacağı varsayılmıştır. Eksiksiz olacağı öngörülmüştür. Cumhuriyet'in tarihini anlamak için, ona başvurmak gerekir falan filan.

Aslında tümüyle yanlış değil bu, gerçekten de Cumhuriyet'in varsaydığı tarihi ve özellikle de bu tarihin dayandığı ideolojiyi gözlemlemek için Nutuk benzersiz bir kaynaktır. Üstelik bu kitapta görülen üslubu, tepeden bakmacı anlayışı, "en doğrusunu ben bildim-ben yaptım (ve diğer herkes gaflet-dalalet içindeydi)" düsturunun devamını bugün hala izlemekteyiz şu veya bu kesimde.

Peki, nedir bizim objektif hikayemiz? Nasıl anlatabiliriz?

Şu bir gerçek ki, tarih, kimin anlattığına göre değişir. Belki tarihe dair kaçınılmaz bir çelişkidir bu. Ermenilerin 1915'iyle Türklerinki çok farklıdır mesela. Veya Marksistlerin anlatacağı Cumhuriyet, ülkücülerinkinden epeyce farklıdır.

Peki gerçekten bütün kesimlerin tarihlerini dinleyip, hepsini eşit ölçüde değerlendirip, ne etliye ne sütlüye karışmayan orta halli bir tarih anlatısı mı bellemeliyiz? Yoksa bazı anlatılara imtiyaz tanımalı, diğerlerine de mesafeli mi yaklaşmalıyız? Bu sorunun cevabı, aslında nasıl bir gelecek istediğimizi, birbirimizle nasıl tanışacağımızı, nasıl anlaşacağımızı da belirleyecek nitelikte. Çünkü inkardan ikrara doğru ilerledikçe, tarih boyunca ötekileştirilmiş kesimlerle tanışmak-konuşmak-müzakere etmek-dertleşmek mümkün olacak.

Objektif bir tarihe inanmıyorum. Tarihi her anlattığımızda yeniden kurguluyoruz, işimize yaramayan tarafları es geçiyoruz, argümanımızı destekleyen yönlerini büyük puntolarla yazıyoruz..(Ben de bunu yapıyorum, inkar edecek değilim. Çünkü tarih anlatısının muhakkak siyasi sonuçları vardır.) Örneğin, bu ülkedeki inkılap tarihi derslerine göz atın. En detaylı, en uzun anlatılan kısımlar 1919-1923 arası, yani Kurtuluş Savaşı'dır. Öncesine veya sonrasına çok az değinilir, çünkü oralarda "tehlikeli bölgeler" vardır. Zulümler, baskılar, tehcirler, katliamlar vardır. Aradaysa Türk milletinin bir kahramanlık destanı, yedi düvele başkaldıran müthiş bir özveriyle kotarılmış bir milli başarı hikayesi mevcuttur, değil mi? (özverisiz olana darağacı yolu görünürdü tabi). Eh, bu mudur yani tarih? Öncesiyle sonrasını anlamadan, ortasını hakkıyla değerlendirebilir miyiz? Savaş kazanmakla bitiyor mu yani olay? Biz asker milletiz mitiyle beslene beslene tarih algımızı da buna indirgedik. Yoksa, iş orada bitmiyor elbette..

Öyleyse, bizim önce söylenmemiş/anlatıl(a)mamış olana dönmemiz gerekiyor. Dillendirilmeyen, dillendirilmesi engellenen bir tarih var. Bu, temelde yüzleşmemiz gereken olaylarla (elbette soykırım, elbette Türkleştirme politikaları, elbette katliamlar) elele bir tarih. Tabii bu olayları "vah vah, tüh tüh çok üzüldük" gibisinden yüzeyselce bir ele alış olmamalı bu, nedenleri ve sonuçlarıyla, bugüne yansımalarıyla, ve hatta bugün kronikleşmiş dediğimiz sorunların da analiziyle birlikte ele alınmalı.

Bu bir ütopya tabii ki..Hangi ulus-devlet böyle bir tarih anlayışını benimsemiş ki biz benimseyelim? Ancak dibe vuranlar, altüst olup yeniden kurulan devletler akıl etmiş tarihle yüzleşmeyi..Biz yıkılmadık ki? Bir bakıma Osmanlı'daki egemenlik anlayışı, Cumhuriyet'e devredildi. Devletin günlük hayata etkisi Cumhuriyetle beraber kat be kat arttı. Güç, tek bir kimlikte toplandı. Özür dileyecek bişey yoktu, yanlış yapılmamıştı, "amaca" ulaşılmıştı zaten.

Modernite de bir amaçtı, asla süreç değildi. Şöyle şöyle giyinip, böyle böyle yazınca modern olunuyordu. Halk 600 yıldır başka türlü yaşıyordu ama kendi modernitelerini kendilerinin bulup yaşaması beklenemezdi. Acelemiz vardı, muasır medeniyetler bizi bekliyordu..Bugün hala aynı dertten, aynı kısır modernite anlayışından muzdarip olmamız sizi de bunaltmıyor mu?

Kısacası, büyük Türk düşünür fatih altaylının her gün sorduğu gibi, ne zaman adam oluruz? Nutuk'u eksiksiz bir tarihi metin olarak okumak yerine eleştirel bir biçimde okuduğumuz zaman.

2 Ekim 2010 Cumartesi

bıkınıyorum

Yazmiyim diyorum, biraz uzak durayım diyorum ama..olmuyor işte, içine çekiyor beni gündem..ve bakıyorum yine onca güzel şeyle onca boktan durum bir arada. Türkiye bu işte. bir yandan sürekli batarken öte yandan sürekli yükselen ve bu yüzden de hep yerinde sayan bir ülke..

Korku imparatorluğu deniyor mesela. Bence yanlış bir isimlendirme. Korku cumhuriyeti çok daha uygun. Çünkü burada korkuyu yayma özgürlüğü kadar hoyratça kullanılan bir özgürlük yok. Herkes korkulardan bahsettiği müddetçe sonuna dek özgür. Ama barıştan bahsedersen cıss. Yassah.

Muhalifler susturuluyormuş diye duydum..Girin bir kitapçıya, karşınızda, hem de çok satanlar listesinde "Takunyalı Führer", veya "Bilmemkimin Gül'ü"..Sonra hakkında en çok dava açılan gazetelere ve gazetecilere bakın; Zaman, Star, Taraf..Evet, muhalifler susturuluyor gerçekten de..Riyakarlığın farkında mısınız?

Ama susturulan bişey var, internet. Vimeo kapatılmış bu sefer de. Dün de az kalsın Facebook kapanıyormuş. Gerçi ülkedeki üretim gücünün %90 oranında artmasına yol açabilirdi o yasak ama, olsun, karşısındayız!

Dünün işkencecisi bugün en kahraman Rıdvan oluveriyor. Bu adam yıllarca emniyet müdürlüğü yaparken cemaat'in ce-eee'sine dahi bir soruşturma açtırmamış, ama caaart bi kitap yazıyor Kemalizmin şanlı tarihine adını altın harflerle yazdırıveriyor. Tutuklanması da cila oluyor tabii, hiç bu adam napmış, belgeleri açıklıcam demiş de şimdi niye susmuş düşünülmüyor... O, kafamızdaki cemaat komplolarına cuk oturdu, lütfen ses etmeyiniz.

Haşim Kılıç "İlk üç madde değişebilir" deme cüretini gösterdi, bütün partiler kınama yarışına girdi ve bir kez daha AKP'nin değişim iradesinin ne kadar zayıf olduğunu gördük. İlk üç maddeye dokunmadan değişecekse anayasa, bunca tantana niyedir burhan kuzum? Darbe anayasasına karşıysak, ilk üç maddesine de karşı değil miyiz? Ben anlamıyor.

Bu arada kimse sizden anadilde eğitim beklemesinmiş. OK. Siz de Kürt sorununun çözülmesini beklemeyin o halde. PKK sonsuz kere ateşkes ilan etse de Kürt sorunu baki kalır, bunu anlayamadık mı ki hala?

Anlayamadık. Batıda modernite yerleşik otoriteye karşı yükselmişti. Burada, iktidarla modernite eleleydi. Birşeylerin ters gideceğini tahmin etmediniz mi ey damarlarında asil kanlar dolaştıran arkadaşlar? Bastırılan, geri döner işte hep, Freud amcanın dediği gibi. Ne kadar çok bastırılırsa, o kadar şiddetle geri döner hem de. Bu ülkede açıkça dindar olmak bastırıldı, Kürt olmak bastırıldı, hatta kısacası Türk olmayan herşey bastırıldı..Şimdi, babalar gibi geri dönüyorlar işte ve Türkler kendilerini azınlık gibi hissettiklerinden yakınıyorlar. İyidir, empati güzel bişeydir. Bu ülkede (kimi zaman sayıca fazla olunsa da) azınlık olmanın nasıl bir şey olduğunun çok iyi anlaşılması lazım zaten. İnsanlara dindar olma izni verilecek, Kürt olma izni verilecek, Ermeni olma izni verilecek..bu insanların çocuklarına istedikleri gibi bir eğitim vermeleri sağlanacak. Bu insanların yaşadıkları acılar, baskılar tanınacak. Kısacası, biz Türkler utanıcaz, başımızı öne eğip bi susucaz, bi dinlicez. Başka türlü bu sorunlarımız bitmez, bitebilemez.

Neyse, Abdullah Gül bişeyleri anlamış görünüyor yer yer. Yeter mi? Yetmez. Ama?