26 Temmuz 2013 Cuma

adaletin trajedisi

sorun hep adalet sorunuydu. ama adaletin sorunu neydi? 

baştan başlayalım. hasbelkader düşünme yetisine sahip olabilmiş organik madde yığınlarıyız. özel falan değiliz. kutsal hiç değiliz. ne politik görüşlerimiz, ne sanatsal yaratımlarımız, ne dini inançlarımız (allah belanızı versin diye okuyunuz). ne ahlak anlayışımız, ne.duygular-düşünceler, aşklar-sevgiler, seksler-çocuklar.. hiçbişey evrendeki varlığımızı meşru falan kılmaz, kılamaz. kılmasına gerek de yok zaten. 

özünde hepimiz doğanın birer kazasıyız. tesadüfler sonucu varolduk ancak yok olmamız mutlak ve muhakkak. aslında sevinmeliyiz. en azından doğa, kazalarından ders almayı biliyor. yamuk yumuk yan ürünlerin ortadan kaldırılacağının garantisini daha en baştan veriyor. canlı olmak, bazı istisnai durumlar hariç, hep geçici bir özellik. istisnai durum dediğim de pek önemli değil. mesela nerdeyse ölümsüz denizanaları var. ölümsüz ama, denizanası işte. doğa anca o kadarını kaldırabiliyor (pek matah değiliz, anlayın işte şeklinde okunabilir).

elbette bunun sürdürülebilir bir nihilizm olmadığı çok açık (yazdım ama bi sor niye yazdım şeklinde kulağınıza çalınsın). ben bir konfor sapığıyım. hayatta zevk aldığım birçok şey var ve onlar olmadan yaşamayı düşünemiyorum bile. ütopyalar peşinde değilim. ideallerim yok. ama hayat ve varoluş ve yokoluş üzerine düşünmeyi seviyorum. düşünüp de bişeyi değiştirebileceğimden değil, ama madem geldik, niye düşünmeyelim? bu paragrafta kendi varlığımı meşrulaştırmaya çalıştım. bunun için biraz dürüstlük gerekiyor, bunu da konfor sapıklığı ifadesiyle sağlıyorum. çok teknik bir paragraf oldu, geçelim.

bişey gibi görünmek için uğraşmakla, hiçbişey değilmiş gibi görünmeye uğraşmak arasında belki de fark yok. benim rahatlık zannettiğim şey de bi tarz olabilir. ben de bir hipster kadar merak uyandırmak isteyen, bir solcu kadar kendisiyle dolu, bir muhafazakar kadar hakarete uğradığını zanneden biri olabilirim. başkalarının yaşantısı bana dokunuyor mu dokunmuyor mu anlamıyorum bazen. çok sinirleniyorum örneğin, çok da eleştirmek, küfretmek istiyorum. bu dünyada mal insan fazlalığı var, bunun da farkındayım ve kafayı yiyorum. öte yandan benim de mal olmadığıma dair en ufak bir ipucu dahi yok elimde. aslında sırf bu bile mallığa yakın durduğuma dair bir işaret. bu paragraflık da dürüstlük ve hatta muhtemel özeleştiri kriterlerini yerine getirdiğime göre devam edebilirim.

kendini aşağılamak bir sempati beklentisinden mi ötürüdür? birisi çıkıp "yok yau sen mal değilsin" falan desin diye mi beklemiş oluyorum? kendimi översem bu yazıyı okuyanları yabancılaştırmaktan korkuyor olabilirim, ya da yazdıklarımın samimiyetine gölge düşürmüş olurum bi şekilde. o yüzden kendini yermek önemlidir. sık sık yapmalıyız. 

yok lan baya süper bi herifim aslında, tanısanız çok seversiniz yani (nolur benimle tanışın diye bağırıyor). sosyalleşmekte arasıra zorlandığımdan biraz bilgi-kültür birikimi falan da oluştu bende, oturup güzel sinema, felsefe, müzik falan konuşurum yani icabında. tipimde pek iş yok yalnız. o yüzden bilginin önemi büyük benim için. insanları (karşı cinsi ya da tercihine göre hemcinsini şeklinde okuyunuz) görünüşünle etkileyemiyorsan beyninle etkile demişler. ya da dememişler, ama sanki öyle gibi. .

fakat ne demiştik, sorun adalet sorunu (ne alakası var?). adalet hiçbir zaman gelemiyor, burada olamıyor, "hah işte şimdi adalet yerini buldu" diyemiyoruz. çünkü ideallerimiz fıtratımızın dışında. varoluş şeklimiz idealleri imkansız kılıyor. yani hasbelkader idealleri düşünebiliyoruz ama gerçekleştirme yetisinden yoksunuz. ortada gerçekleşebilmiş bir ütopya görebiliyor musunuz? işe yaramış bir devrim? görünür gelecekte sarsılmayacak bir mutluluk? çöpe gitmemiş bir hayal? bu işlerde sürdürülebilirlik yok arkadaş. çünkü bir gruba kabul edilelim, herkesin sevdiği birine benzeyelim istiyoruz, en radikalimiz bile böyle. hoşuma giden insanların düşüncelerine katılayım diyoruz, herkes sağdan soldan duyduğunu papağan gibi tekrar edip bireyleştiğini, politikleştiğini zannediyor. ben dahil (dürüst görünümlü özeleştiri az kalsın gecikiyordu, ama o adalet gibi değil).

ama hayal kurması güzel tabi. idealler uğruna hayat tükettiğimizi düşünmek güzel, etkisiz de olsak, kendimizi de kandırsak. napıcaz ki başka? nihilizm de sürdürülemiyor işte, gördük önceki paragraflarda.
velhasıl..adalet vaktiyle bir ihtimal bile değildi..buna rağmen çok güzeldi.

10 Ekim 2011 Pazartesi

şiddet üzerine deneme 1

Peki, sorun nedir?

(Belki de bir tutarlılık ya da sistematik düşünme kalıbı arayışı beni derin bir "hiatus"a soktu. belki de kelimelerimin zaten tesirsiz olduğu nihayet kafama dank etti. Ama ne farkeder? Neden yazmayayım ki?)

Şiddet hakkında düşünmek istiyorum. Sesli düşünmek. Siz de düşünün.

Önce şunu soralım, şiddete kategorik olarak mı karşıyız? Yoksa geçerli ve meşru bir yöntem olarak görülebileceği bağlamlar mevcut mu? Baskı altındaki bir halk, veya bir "meşru müdafaa" durumu. Burada ilk sorun belki de kendi meşruiyetimizi kendimiz üretmemiz. Eylemimizi yapıyor, bunu meşrulaştıran durumu sonradan üretiyoruz. O anki şiddetin mantıklı bir açıklaması yok belki de.

Devleti devlet yapan şey şiddet tekeli diyoruz örneğin. Bu tekel nasıl elde ediliyor? Önce bir "kurucu şiddet" gerekmiyor mu? Tekeli eline geçiren bu kurucu şiddet oluyor. Meşrulaştırma sonradan geliyor, "başka çaremiz yoktu" cümlesi genelde eşlik eder. Şiddetin en son çare olması gerektiği ifade edilir, ama genelde ilk başvurulanlardan biridir.

Bir şeylere çare olduğu gerçeği de yadsınamaz doğrusu. Bütün dünyada, ister kişiler, ister toplumlar nezdinde olsun, normalde görmezden geldiğimiz, umursamadığımız ama aslında çok hayati olan şeyleri görmemizi sağladığı çok olmuştur şiddetin. Ve bu, genelde daha büyük bir şiddetin sonucu olan tepkisel bir şiddet olarak vuku bulmuştur.

Gel gör ki insanlar gördükleri şiddeti unutmazlar. Bütün eleştiriler, konuşmalar, politikalar unutulur ama şiddet unutulmaz. Öğretmeninizin ilkokulda attığı her dayağı, kulağınızı çektiği her esnayı dünmüş gibi hatırlamıyor musunuz? Peki o şiddet işe yaradı mı, bizi daha iyi/daha çalışkan insanlar yaptı mı? Belki de yaptı, ama mecburiyetten. Öyleyse makbul değil mi?

Kolay mı tahrik oluyoruz acaba? Şiddete bu kadar rahat meyletmemizin açıklaması nedir? Konuşmayı bilmemek mi? Fazla ezilmiş olmak mı? Burada siyasetten, kimliklerden, toplumlardan daha derinlikli bir araştırma yapmak gerekiyor belki de. Şiddetin farklı tezahürleri arasındaki ortak noktayı deşmek gerekiyor, öyle bir nokta varsa tabii..

Galiba kategorik olarak şiddete karşı çıkmak savunulması hemen hemen imkansız bir pozisyon. Kimin kime nasıl bir şiddet uyguladığı çok önemli. Genelde "güçlü" olanın ya da "egemen" olanın şiddeti hoş karşılanmamalı. Ancak, yine devlete dönüyoruz. Herhangi bir devletin çoğuvatandaşı, o devletin şiddet kullanımını doğal ve meşru bir hadise olarak görür bence. Yoksa daha fazla isyan olmalıydı dünyada sanki.

Güçsüz olanın, mağdur olanın şiddeti haklı görülebiliyor bazı durumlarda. Geçen gün izlediğim bir dizide, bir adam, karısını ve çocuğunu katletmiş olan bir diğer adamı çat diye öldürüyor, kaçmayıp suçunu itiraf ediyor ve mahkemede de beraat ediyordu (tabi abd mahkemesi-jüri muhabbeti vs). Bu doğru bir hukuksal süreç mi? Daha doğrusu adil mi? Bunun yerine adamı öldürmeyip polise yakalatsaydı bir "katharsis" yaşamayacak mıydı kahramanımız? Görülen o ki, hayır. Kısasa kısas demek lazım.

Ama bunu dediğimizde bir şiddet sarmalına kapılmak da olası. Kısasa kısas kısasa kısas diye gidiyor. Güçlü-güçsüz arasındaki asimetri bozulabiliyor bazen. Mesela "sivil" öldürmeyen bir örgüt, ama devletin silahlı güçleriyle çatışan bir örgüt..Ya da direk şehirlerin göbeğine bomba koyup patlatan bir örgüt. Veya şiddeti bırakıp siyaseti seçen bir örgüt. Hangisi daha meşru? Hangisi daha başarılı? Hangisi daha çok ses getirir?

Demek ki şiddetle neyi hedeflediğimiz de önemli. Başarı ve meşruiyet "kıstaslarımız" da.

Peki, ben kimim? Şiddete bulaşmamış bir insan olarak şiddete bulaşmış olanlara karşı bir ahlaki üstünlüğüm mevcut mudur otomatikman? Ya şimdiye kadar oluşan mağduriyetlere karşı kayıtsız kalmışsam? Ya bizzat eylemsizliğimle egemen olanın, güçlü olanın "şiddetine" dolaylı da olsa cevaz vermişsem? Ahkam kesme hakkım hala mevcut mu, sırf şiddete bulaşmadığım için?

Şiddete şiddetle karşılık vermek oldukça olağan sayılıyor günümüz dünyasında. Şiddetlerarası bir nedensellik bağı, şiddet eylemlerini açıklamaya ve meşrulaştırmaya yarıyor. En suçlu olan, zincirin ilk halkasını oluşturandır genelde. İlk tokatı atan. Oluşan şey bir mağduriyet, bir asimetri. Aslında kimse bunu haketmiyor çünkü. "Tokat" denen şeyde fiziksel acıdan ziyade insanda bir hakaret hissi barınıyor. Acıttığı için değil, kızdırdığı için tehlikeli sanki tokat.

Peki fiziksel şiddetle eşitlenebilecek şiddetler var mıdır? Farklı türde şiddetler arasında bir paralellik kurulabilir mi? Bunun net bir ölçüsü olabilir mi?

Bunlar hep önsevişme soruları sanırım. Henüz tahrik olmadık, henüz herşey fazla teorik, fazla mesafeli. Siyaset, aktörleri yerli yerine oturtunca mı baş gösteriyor? Mesela kadın cinayetleri. Şimdi toplum ve kültür analizine mi yönelmeli? Sistematik ve evrensel bir sorunla mı karşı karşıyayız yoksa münferit olaylar mı? Erkekler neden bu kadar kolay "tahrik" oluyor? Ve neden anında şiddete başvuruluyor? Cinayet, toplumdan topluma değişebilen bir veri olabilir, ama şiddetin kendisinin yer almadığı bir toplum var mı?

(Bu da bu blogumda yeni bir dönemin başlangıcı olarak kayda geçsin.)

Düşünün!

9 Mayıs 2011 Pazartesi

piskevüt

Nedir? 3 aydır yazmıyordum hiçbişey. Ama bir sorun, niye yazmıyordun? Ne bileyim ben. Yazacak öyle çok şey birikti ki bir noktadan sonra üşendim sanırsam. Ancak, şu son haftalarda öyle acaip işler gördük, öyle skandallar, böyle sansasyonlar, yok çılgın proce yok yılgın bilmemne derken..Bir patlama anının yaklaştığı belli. Yok yani bu ülkenin genelinde değil, benim kendi mütevazı iç patlayışım.

Bu ülkede ümit etmek ölümcül bir hata; aslında bunu çoktaan farketmiş olmam gerekirdi de..Belki de farkettim ve o yüzden yazmayı bıraktım. Öyleyse şimdi niye geri döndüm? Piskevüt için.

Biz devletle hep squash oynuyoruz. Bir ara tenis maçına dönüyor gibi oldu ama, ı-ıh. Hiçbir zaman yenemeyeceğimizi bile bile bütün taleplerimizi, politik alternatiflerimizi dümdüz bir duvara fırlatıp duruyoruz. Bizleri temsil edeceğini düşündüğümüz insanlar, bize benzeyeceklerine o duvara benzemeye başlıyorlar. Kimisi zaten bizzat duvarı temsil ediyor.

Basılmamış kitapları toplattıracak, tek bir gizli tanığın ifadesiyle çat tutuklamalar-gözaltılar patlatacak kadar hoyrat bir TMK, ve bu yönetmelikleri harfiyyen yerine getirecek-ve üstelik karşılığında hiçbir izahat vermeye gereksinim bile duymayacak-savcılar ve polisler..Bunu ister Ergenekon için söylediğimi düşünün, ister KCK. Veya isterseniz Türkiye'deki hapishanelerin yarısını dolduran bütün tutuklular için söylediğimi düşünün.

Hukuğun araçsallaştırılması yeni birşey değil elbet; ama bilhassa duvarın bir kısmıyla mücadele etme iddiasındaki partilerin, bu işlevsel kısma hiç dokunmaması, elleşmemesi, insanı korkunç bir karamsarlığa itiyor.

Bu ülkede rejime alternatif getireni susturuyorlar, diyor Nejat Ağırnaslı. Menşei ne olursa olsun, şiddete başvurmasına gerek yok, "acaba şöyle mi olsa" dediğiniz an kapınız çalınabilir. Tartışmaya izin verilmiyor, öneri sunmaya izin verilmiyor. Güya "konsensus"la yeni anayasa yapılacak. Bir ülkede "siyasi suç" diye birşey var, %10 barajı var..bunlar olunca konsensus olur mu a dostlar?

"Nedir bu demokratik özerklik?", diyor Gandhi Kemal, bir allahın kulu çıkıp da "Açıp okusaydınız efendim DTK'nın projesini" demiyor.

"Piskevüt" diyor Devlet Bahçeli. Buna birşey diyemiyorum.

"AKP'yi hedef almak milleti hedef almaktır" diyor RTE, alternatifsizliğin körleştirdiği bir sesle. Hiç mi çekinmiyor? Bu kadar mı güveniyor kendine? Güvenmesin de napsın, bu ülkede siyaset ilk günden beri yerlerde sürünüyor. Ve hep kendisini milletle/halkla özdeşleştirmeye çabalayan siyasetçiler, gitgide halkla alakası olmayan, kıymeti kendinden menkul birer iktidar odağı haline geliyorlar.

Yine RTE, biz de binlerce genç yürütürüz de yürütmüyoruz diye dayılanıyor. Bahçeli "bizde de bozkurtlar var höaaa" diye cevap veriyor. YGS'ye dair tepkilerini dile getirmek için sokağa dökülen liseli arkadaşlar da "Bu iş ne ara buna döndü" diye bakınıyorlar muhtemelen.

Ve tabii, bahsetmeden olmaz, bürokraside akıl almaz beceriksizlikler, muğlaklıklar baş gösteriyor sırayla. Önce YGS'de olağanüstü bir yeteneksizlik (Ali Demir, hala o makamda duruyor), sonra YSK'nın ülkeyi iç savaşa sürüklemesine ramak bırakan kararı-ve geri dönüşü-sonra şu TİB ve BTK'nın ne idüğü belirsiz düzenlemeleri. Elbette bunlar hemen bağlamlarından koparılıp genel bir "sivil dikta-über faşizm" söylemine ek malzeme olarak da kullanılıyor, o hep bildiğimiz ve alışık olduğumuz çevreler tarafından. Bu kavramları da amma rahat kullanıyoruz di mi?

Ana-akım medyamız, sadece "olmaması gereken" bişey olunca güneydoğuya bakabiliyor. Mesela bir kadın milletvekili polise el mi kaldırdı? Çullanın! Bir başka kadın "Kötü şeyler olacak" mı dedi? Davranın! Diğer zamanlarda, mesela gaz bombasıyla yaralanan bir başka kadın milletvekili bacağını kaybedecekken, veya onlarca kişi tek bir "kepçeyle" gözaltına alınırken, anlı-şanlı polisimiz "son derece orantılı bir güçle" sokaktaki adamın göğsüne kurşun sıkılırken, Ergenekon davasındaki hukuksuzlukların birebir aynısı KCK davasında da görülürken ana-akım medya suskun. Sadece patlama anlarına bakmak ve Kürt siyasetini "mutlak kötü" olarak lanse etmek peşindeler. Meclise girseler suç, Kürtçe konuşsalar suç, milletvekili adaylıkları tartışmalı, çadır kursalar bile suç..Sonra, insanlar niye dağa çıkıyor ayol, hep fakirlikten-eğitimsizlikten vesaire lafları..bu ülke insanı delirtir, yemin billah delirtir.

24 Nisan'da zorunlu olarak askerliğini yapan Sevag, günün anlam ve önemine uygun bir biçimde "şakalaşırken" öldürülüyor. Bu, zorunlu olarak askere gidip de dönemeyen kaçıncı insandır Türkiye'deki? Sayılabilir mi? Buna olsa olsa "terör par excellence" denir. TSK ne diyor bu konuda, umursamıyorum bile.

Farkındaysanız argüman falan üretmiyorum artık, belli bir sebep-sonuç ilişkisi de kurmuyorum, sadece yakınıyorum. Neden bu haldeyiz? Neden birbirimizi ezmek için nefes tüketiyoruz? Nolacak yani? Beni bile karamsar yaptınız ulan, bu ülkenin sorunları öyle seçimle, yeni anayasayla falan filan çözülmeyecek bu gidişle. Uzlaşma deseniz, bu kadar ezilmiş/sömürülmüş kitlelere, "devletimizle-hükümetimizle uzlaşın" demek de artık hakaret olur.

O squash duvarı bir şekilde kendini normal tenis kortuna bırakacak, arkadaş. Bunu devrimci bir söylem olarak almayın, ben herşeye rağmen yine reformistim de, radikal bir hareketlenme olmalı yani. Ki son birkaç aydır Ortadoğu'da gördük ki, o kadar da kırıp dökmek gerekmiyormuş. Hayatı rölantiye almak, gündelik yaşamın-sermayenin-devletin çarklarını bir süreliğine durdurmak yetiyormuş.

Biz napıyoruz? O çarkları, o devasa duvarı rakiplerimizin, bize benzemeyenlerin aleyhine kullanmaya çabalıyoruz. Ve sonuçta kimse kazanmıyor, kimse piskevüt alamıyor, hep beraber kaybediyoruz. Aferin bize.

16 Şubat 2011 Çarşamba

kurnazlık ve solculuk (2)

Referanslar demiştik..Atatürk'e referans vermeyen Türk olur mu? İşçi sınıfını en tepeye koymayan/emek-sermaye çelişkisini yegane çelişki olarak benimsemeyen bir sol olur mu?

Önceki yazımda bahsettiğim melezlik burada da ortaya çıkıyor işte. Genelde "saf" kalmayı başarmış solcuların referansları aynı kalmakta, ve bu duruş adeta bir "namusluluk" veya bir "alnı açık-başı dik" olma haline denk getirilmekte. Halbuki 30 yıl öncesiyle aynı şeyleri söyleyen bir sol, artık yeni birşey sunamıyor, her olaya aynı dar pencereden bakıyor demektir.

"Sınıf çatışması" analizi bugünkü birçok siyasi meseleyi ıskalıyor örneğin. Tıpkı "iç ve dış düşmanlar" söyleminden hareketli, soğuk savaş yıllarının anti-emperyalist jargon gibi..Bu jargon ulusalcılıkla gelenekselci solun buluşma noktası aynı zamanda..Günümüz Türkiye'sini anlatmayı/açıklamayı imkansız kılan bir söylem bu. Çünkü kapalı bir söylem..

Oysa ülkemizde (ve tüm dünyada) emek-sermaye çelişkisinin haricinde başka çelişkiler de mevcut. Kimlik sorunları, otoriter laiklik, askeri vesayet vs..Bu konularda bize hiçbişey söylemeyen, veya yüzeysel bir analizle yetinen sol, sol olabilir mi?

Eh, analiz yeterli olamayınca başvurulan merci mecburen bir takım "komplolar" oluyor. ABD'nin emrinde hükümetler var, Soros'tan, Fetullah Gülen'den sürekli para yardımı alan gazeteciler-yazarlar var vesaire..İnsanları "sorosçu-fetocu" düzeyine indirgedikten sonra, tartışmaya lüzum kalmıyor zaten, onlar hükmen yenik çünkü..(bu esnada Soner Yalçın olayı ne kadar güzel hatırlattı odatv'nin alenen hedef gösterici yayınlarını değil mi?)

Bu fetocu-sorosçu kişiler de hep kimlik üzerine, laiklik üzerine, askeri vesayet üzerine konuşuyorlar. Ne hadlerine değil mi? Üstelik kimileri kendilerini solcu olarak bile görmüyor, aralarında başörtülüler var kürtler var..Vah başımıza gelenler kısacası..

Sonuçta, solun görevi Marx-Engels-Lenin külliyatını terennüm etmenin çok ötesinde olmalı bence. Dünyanın almakta olduğu şekle uygun olarak yeni analiz yöntemleri, yeni işbirlikleri, ve hatta yeni melezlikler peşinde olmalı.

Demek istediğim şu: tarihi ve bugünü anlamanın bir sürü farklı yolu var artık. Tarih hergün yeni perspektiflerden tekrar yazılıyor. Ve her perspektif farklı bir teorik çerçeveden ele alınarak anlaşılabilir artık. Tarihi yekpare haliyle anlatabilecek bir "meta-anlatı" teorilerinin geçerliliği bulunmuyor. Hatta sözkonusu meta-anlatıların kendileri yeni tarihi okumalarının, yeni eleştirilerin hedefi olabilmekte.

Meta-anlatı demişken, TKP-ÖDP çizgisinin (nedense) sahiplendiği bir başka jargon da ilerici-gerici jargonu. Bu jargonu "cumhuriyetin kazanımları" söyleminde bulmak da mümkün. Bu sola göre AKP sadece neo-liberal iktisadi politikaların taşıyıcısı değil, aynı zamanda İslamcı-gerici bir hareketlenmenin de öznesi, ve, mazallah, cumhuriyetin kazanımlarını (onlar da neydi acaba) kaybetme riski de mevcut siyasi gündemimizde.. Peki biz melezler olarak napıyoruz? İlericiliğin meşruiyetini sorguluyoruz, 20'lerde, 30'larda ilericilik adına yapılan zulümleri sorguluyoruz. Olacak şey mi? Bunun solcu olmakla ne alakası var, di mi?

Fakat, günümüzde sol'un ayrıştığı noktalardan biri de bu..İlerici söylem hangi noktada meşrulaşır? Ehlileştiremediği kesimleri gerici olarak addettiği vakit. İlericilik her daim normatiftir, modernizmle elele olduğundan "bilinmeyen"e tahammülü yoktur. Herşeyi zaten biliyor/görüyor olma durumu, sola değil, moderniteye özgüdür aslında. Pozitif bilimin ışığında yürüyoruzdur, herkes bizimle aynı yolda, ileri doğru yürüse, sorun kalmayacaktır.

Tarihte birçok kıyımı, zulmü meşrulaştırmak için kullanılmış bir söylemdir bu. Meta-anlatıların tehlikesi de buradadır zaten. Bilim dili, ekonomi-politik dili, çok ciddi insanlık suçlarının üzerini ilerici ve ulu amaçlarla örtebilir.

Başörtüsü meselesindeki temel itirazlardan biri bu "bilinmeyene tahammül" meselesi zaten. Başı açık olan kadını tanıyabiliriz, çünkü onunla özdeşleşebiliriz..Ancak başı kapalıysa bilemiyoruz, şeriat mı istiyor, inancı öyle buyurduğu için mi takıyor, mahalle baskısı mı, başka bişey mi..Eh burada çok fazla "bilinmeyen" var, biz en iyisi buraya kendi önyargılarımızı boca edelim, İslam'a dair herşeyi bir gericilik-kötücülük eksenine oturtalım ki, zahmete girmek zorunda kalmayalım..

Sözün özü: ben solcu olmayanlarla da konuşan, solcu olmayanları da anlamaya/görmeye çalışan
bir sol arıyorum. Çünkü sol'un nihai amacının kendisini yüceltmek değil, ezilen kesimlerin dertleriyle uğraşmak olduğunu düşünüyorum..Ezilenlerle, bizzat ezenlerin ilerici dilinden konuşacaksak, işimiz zor..

12 Şubat 2011 Cumartesi

kurnazlık ve solculuk (1)

Ara sıra çok saf bir insan olduğum izlenimine kapılıyorum. Napayım, etrafımdaki biçok insan benim üzerinde uzunca bi süre düşünmem gereken şeyleri öylesine kolay biliyorlar ki...En karmaşık olaylarda bile bilgileri öylesine temiz, güvenilir ve bütüncül ki..

Aslında temel sorunum şu: siyaseten yanlış yerde duruyorum ben. "Bilenler"in yanında değilim. Ben analiz etmeye, anlamaya çalışıyorum. Oysa, özellikle de solun büyük bir kısmı, çoktan biliyor. Yeteri kadar Marx, Lenin, Engels okusaydım ben de bilirdim belki. Ama yetersizim işte.

Neyse, ironik girişleri uzun tutmamakta fayda var. Son zamanlarda yaptığım kimi siyasi tartışmalardan edindiğim izlenim şudur ki, bu ülkede sol'un ikiye ayrılmış olmasının epistemolojik bir bağlamı da mevcut. Kaba genellemeler yapmadan derdimi anlatabilir miyim bilmiyorum, o yüzden mazur görün. Ama sol.org.tr (yani TKP), Birgün (yani ÖDP) kadrosunun epistemolojik konumuyla, DSİP'in, bazı Taraf yazarlarının, Yetmez Ama Evet'çi kesimin epistemolojik konumu birbirinden epey farklı. Dolayısıyla son zamanlarda sertleşen tartışmaların bir kaynağı da bu gibime geliyor. Baştan söyleyeyim, elbette TKP-ÖDP çizgisi içinde, ve elbette DSİP-Taraf çizgisi içinde dediklerimin dışında kalan insanlar vardır, ben genel bir çerçeve üzerinden hareketle bu yazıya girişiyorum.

TKP-ÖDP çizgisinin söylemi son zamanlarda bizim tarafın (yetmez ama evet diyenlerin) "kandırıldığı" yönünde. Bu söyleme göre AKP bize referandumda ileri demokrasi vaadetmiş, bizler de (saf olduğumuz için) buna inanıp evet demişiz, ama AKP'nin kimi uygulamaları ve söylemleri demokratikleşeceği yerde otoriterleşmiş. Biz de, bir nevi, keklenmişiz. Oysa onlara uyup hayır verseydik, AKP tam tersine demokratikleşecekti...mi? Yoksa aşağı yukarı aynı tabloyla mı karşılaşacaktık? Bu bir sorunsal olarak cepte dursun.

Bu söylemin kaynağında epistemolojik varsayımları görmek çok kolay. TKP-ÖDP çizgisi, gerçekliği bütünüyle görme ve bilme yetisine sahip. "%42 sol, %58 sağ" manşetini başka türlü açıklamak imkansız çünkü. Ancak referandumun işaret ettiği nihai sonucu tam anlamıyla kavrayabilenler bu çıkarsamayı yapabilir. Ve ancak kıymeti kendinden menkul bir bilgelik MHP gibi bir partiyi sol'da konumlandırabilir.

Bu sol'a göre herşeyin zamanlaması manidar. Herşey aşırı biliniyor çünkü. Her edimin ardında daha derin bir motivasyon, gizli bir ajanda, bir takvim mevcut. Bizler, saf olduğumuz için, halkın somut taleplerine kulak veriyoruz (kürt meselesi, ermeni meselesi, başörtüsü, alevi sorunu vs). Oysa gözönünde bulundurmamız gereken şey, sözkonusu taleplerin hangi siyasi aktörlereyaradığı. Askeri vesayetle hesaplaşmak AKP'ye mi yarıyor? Öyleyse bu işte bir bit yeniği vardır. Yargı reformunu AKP mi getiriyor? Öyleyse burada yargıyı kontrol altına alma çabası vardır vs.

Bu çizginin kendisini daha "saf" Marksist addetmesi, bizim kesimi yeteri kadar solcu olmamakla suçlaması boşuna değil. Benim gibi düşünenlerin, solcu olmayan kesimlerle bazı konularda anlaşma, konuşma, hatta ittifak kurma gibi garip bir huyu var. Bunun da bizi siyaseten daha "melez" bir konuma taşıdığı muhakkak.

Dolayısıyla karşımıza iki türlü sol çıkıyor. Bir tanesi kurnaz, her türlü siyasi olayın arka planındaki çıkar ilişkilerini, gizli ajandaları tek tek tespit etme yeteneğine sahip. Nasıl mı? Referansları sağlam. Buna da değineceğim. Diğer türlü sol (yani benim de dahil olduğum) o kadar kurnaz değil, çünkü melez. Çünkü gerçekliğin sadece küçük bir kısmını algılayacağını biliyor. Çünkü gerçekliği anlamak ve anlamlandırmak için başkalarının, ötekilerin ve ötekileştirilmişlerin bakış açılarına da muhtaç olduğunu biliyor. Bu haliyle daha mütevazı elbette. Birkaç somut örneğe bakınca duruşumuz daha net ortaya çıkabilir..

Örneğin, biz melezler, başörtüsü meselesinde gönül rahatlığıyla "özgürlükçüyüz, ama salak değiliz"* diyemiyoruz. Salağız çünkü. Bir toplumsal talebin arkasındaki gerici ajandayı göremiyoruz. Onlar görüyorlar, çünkü salak değiller. Onlar, bilginin şaşmaz otoritesiyle kutsanmışlar.

Ve referandum sorunsalına geri dönecek olursak..Bugünlerde AKP'nin her yanlışı (özellikle polis şiddeti, hukuk skandalları) bu melez sol'un hanesine yazılmak isteniyor. Sanki referandumda evet diyerek biz bu olacaklara göz yummuşuz, sanki şimdi tepki gösterme hakkımız yokmuş gibi. AKP'nin kategorik olarak herşeyi yanlış, hatta kasten kötücül bir biçimde uygulayacağını varsayanlar, bizim de AKP'yi bir iyilik meleği, bir demokrasi havarisi olarak gördüğümüzü düşünüyorlar.

Problem şurada: ne yetmez ama evet'i anlamışlar, ne AKP'yi anlamışlar, ne de kendi duruşlarını. Anlamaya çalışmıyorlar, çünkü anladıklarını varsayıyorlar. Peşinen anladığını düşünen kişi, neden çaba göstersin? Yaftalayıp geç, artık o "cepheden" gelecek her türlü mesajı kendi dünya görüşüne göre yorumlayıp "bu liboş, bu gerici, bu yeterince sol değil, bu yalaka, bu yandaş" diye sıraya dizebilirsin..Sen ki herşeyi bilensin.

TKP-ÖDP çizgisini anlatırken, aslında ister istemez ulusalcı ideolojiye de değinmiş oldum. Çünkü benzer "herşeyi çoktan biliyor olma" hali, benzer pozitivist jargon ulusalcılıkta da mevcut. Buradan referanslarla ilgili bir tartışmaya geçeceğim, sıradaki yazıda..

*: Zamanında Birgün'den Melih Pekdemir'in öne sürdüğü "kurnaz duruş".

9 Ocak 2011 Pazar

müstehcen yüzyıl ve kanuni üniversite

Evet, dayanamadım, yazdım. Biraz da müstehcen bir yazı oldu, utananlar okumasın. Başlığı da alakasız attım, öyle bi dizi eleştirisi veya üniversite konusu pek beklemeden okuyunuz.

2011'in gelmesiyle ülkemizde adeta bir "patlama" yaşandı. Yok, öyle özgürleştirici, rahatlatıcı türden bir patlama değil, daha ziyade bir öfke patlaması. Zaten bizim sürekli ocakta ısınan bir düdüklü tenceremiz var, arada bir, bazı olaylar sayesinde tıssssss diye şiddetli bir buhar çıkarmaya başlıyor.

İki olay var, malum. Birincisi Bilgi Üniversitesindeki tez meselesi. Diğeri de Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Kanuni imajı.

İlginçtir, bu ülkede pornografik içeriği ima yoluyla iletmekte hiçbir sakınca yoktur. "Bir atımlık çıtır" sloganlı, veya posterinde parmağını emen bir kızın olduğu doritos reklamları. Fatmagülün suçu ne dizisindeki malum sahnede kameranın gidip gelmesi. Bazı gazetelerin en arka sayfalarındaki manken resimleri ve yine imalı cümlelerle yaptıkları güya "açıklamalar". Bunlar hayatımızın bir parçasıdır artık, alışagelmişizdir.

Ancak, cinselliğin olanca "çıplaklığıyla" karşılaşmayıverelim.. Off, çok zararlı, çok ayıp, çok seviyesizce, çok hayvanca vs. Halbuki, şu dünya üzerinde yaşayıp da belli bir yaşın üzerinde olan insanların büyük bir çoğunluğu sevişmiştir bence. Daha da büyük bir çoğunluğu düzenli bir biçimde mastürbasyon yapmıştır/yapmaktadır. Buna canı gönülden inanıyorum. Bu nüfus ve bu porno sektörü başka bir fenomenle açıklanamaz zaten.

Peki böylesine haşır neşir olduğumuz cinselliği pis kılan, onun filme aktarılmasını neredeyse insanlık suçu mertebesine yükselten şey nedir? Üniversiteden hocaları kovdurtan, padişahlara atfedildiğinde binlerce kişinin itirazına yol açan o garip müstehcen içerik tam olarak nedir?

Bunu "kadının objeleştirilmesi" gibi bir hadiseye bağlayarak eleştirenler var. Pornoya yapılan bu itiraz, görünürde gayet temiz, feminist bir duruş olarak kabul görmekte, hatta bunu savunmayan pornocu, abaza, seviyesiz vs. diye dışlanmaktadır. Fakat bu objeleştirme nedir? Öncelikle, kadının rızası dışında mı gerçekleşmektedir? Ve o esnada erkeğe ne olmaktadır? Özneleştirme mi? Ve dahası, bu objeleştirme yukarıda bahsettiğim reklam stratejisinden bağımsız düşünülebilir mi? Bence bu konuda peşin hükümler vermeye herkes çok meraklı, kimse oturup da bu işin tarihini, gelmişini geçmişini düşünmüyor..

Kaldı ki, tamamen kadının özneleştirilmesine ve erkeğin hareketsiz itaatkarlığına dayanan, "female domination" bazında pornolar da mevcut. Onları hangi bağlamda eleştireceğiz?

Herneyse, siz orgazmlarınızı nasıl yaşıyorsunuz bilmiyorum, ama orgazm anı bir "karşılıklı objeleşme" anıdır bana kalırsa. O anda iki taraf da hiçbişeyi düşünmez, karşındaki insanın ne kadar iyi huylu, düşünceli, zeki, duyarlı olduğunu, hatta başlı başına bir "insan" olduğunu bile düşünmez. O anlarda bütün zihin tek bir amaca odaklanır; "karşındakini bir obje gibi kullan ve boşal". Zaten o kadar yoğun yaşanır ki bu an, zihnin o olay dışında kalan şeyleri düşünecek hali yoktur.

Bu an, zevkli olduğu kadar korkutucudur da..Bir anlığına olduğumuz kişi olmaktan çıkarız çünkü. Kaşlarımız çatılır, yüzümüzde ifade bile kalmaz. Dışarıdan bakan için suratımızda kızgınlıkla zevk arası bir karışım dolaşır.

Korkulan ve ayıplanan bu mudur peki? Başka insanları bu eylemi yaparken izlemek midir ayıp olan (onların rızası olsa dahi)? Veya kutsal saydığımız kişilerin de şu veya bu şekilde bir objeye dönüşmesini/ve bu dönüşümü bizzat arzulamasını mi kaldıramıyoruz?

Basbaya uyku ihtiyacı gibi birşey oysa ki..İnsanın sürekli bilinçli olması, sürekli her yaptığının farkında olması sağlıklı değil bana kalırsa. Ara sıra bilinç kapanmalı, özne olmaya ara verilmeli. Kısacası, obje olmaktan bu kadar korkmayalım. Biliyorum, Kant size şey dedi hani, insanları kendi amaçlarınıza alet etmeyin, onların da kendi isteklerine saygı gösterin falan..ama cinsellik bunun bir istisnası olamaz mı? Birbirini tatmin etmek, veya dışarıdaki bir başka insanı tatmin etmek için iki kişinin karşılıklı objeye dönüşmesi düşündüğümüz kadar korkunç mudur?

Şimdi bastırılmış cinsellik, yok efendim putlaştırılmış kişilikler gibi klişelere girmek istemiyorum. Bizim sorunumuz kendimizle dürüst olamamak. Kendimize ve kendimizi özdeşleştirdiğimiz kişilere (veya organlara?) aşırı kutsallık atfetmek. Kendi kimliksel bütünlüğümüzü ancak bu aşırı anlamlandırılmış/kutsallaştırılmış kişi ve şeylerle sağlayabilmenin getirdiği acziyet içindeyiz. Çünkü, (belki de) asla tam bir özne olamayacak olmamızın yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.

Evrensel kusurluluğumuzu itiraf etsek, padişahın da liderin de ergenin de benzer cinsel arzular duyduğunu ve bunları karşılamak için gözle görülür bir çaba sergilediğini kabul etsek..bunu filme almanın da dünyanın sonu olmadığını anlasak..işte bu rahatlatıcı bir "patlama" olacaktır diye düşünüyorum. O zamana kadarsa, cinsellikle dolu bir dünyada yaşayıp cinselliği açıkça gündeme getirenleri yargılamaya devam edicez sanırsam.

10 Aralık 2010 Cuma

yımırta

Hani neresinden tutsanız elinizde kalacak konular olur ya, şu son günlerdeki polis şiddeti ve yumurta savunusu aynen bu minvalde işte. Öyle ki kafamda yazının bitmiş haliyle uyandım, oturup yazmak kaldı sadece. Olaylar çok yönlü olmasına rağmen, zihniyetler kabak gibi ortaya çıkıverdi bu olaylarla.

Derhal bir polisi aklama girişimi başlatıldı dört koldan. AKP, utanmadı, sorumluları ayıklamaya girişmedi "polis yetkisini kullandı" dedi..Polisin böylesine hunharca, böylesine insanlık dışı bir müdahalede bulunmasının "yetki" olarak yorumlanabildiği bir ülkede yaşıyor olmak sizde de utanç, mide bulantısı, başağrısı, hiddet, nefret karışımı bir duygular silsilesi uyandırmıyor mu?

İşin bir de medya ayağı var..neler yazılmadı ki? Bu eyleme gidenlerin "patolojik sorunları" varmış (Türköne), gidenler maksatlıymış, örgütlüymüş (süpriiz!), hatta efendim ergenekoncuymuş, komplocuymuş..Yahu, hırsızın hiç mi suçu yok?! Esas patolojik vaka devlet şiddetinde, polis gaddarlığında değil mi? Bir kadıncağıza, hamile olduğunu bile bile copla vurmak, tekmelemek ne demek yahu, hangi insanlık, hangi yetki anlayışı bu eylemi meşrulaştırabilir? Vicdan denen şeyden nasibini alamamış bu kadar çok insanın bulunması insanı çileden çıkarıyor..

Bu kafayı yemiş medyada en çok rahatsız eden, saç baş yolduran, şüphesiz ki "hamile kadının orda ne işi var" lafıydı. Ataerkil zihniyet bu yorumda birleşti, billurlaştı adeta. Çünkü hamile kadının yeri eviydi, tek sorumluluğu karnında taşıdığı bebeğine karşıydı. Kendine karşı sorumlu olamazdı artık, sesini duyurma, sokağa çıkıp gösteri yapma hakkına haiz değildi. Zaten eylem dediğin, eninde sonunda polis copuyla, biber gazıyla bitmesi gereken, böyle zararlı kaka bişeydi. Böylesine aşağılık bir şiddet olayında bile faturayı mağdura kesmenin bir yolunu bulabiliyoruz ya...(bu üç noktadan sonra dilediğiniz küfürü yerleştirebilirsiniz)

Herneyse, bütün bunları yazdıktan sonra biraz daha genel bir noktaya dönmek ve biraz da eylemcilere bakmak istiyorum, orada da sorunlar var çünkü (polis şiddetiyle karşılaştırdığım zannedilmesin).

Şiddetin nerede nasıl kullanılacağı, hangi kapsamlarda "mazur" görülebileceği bu ülkede hiç tartışılmıyor. Şiddetin farklı çeşitleri, dozları olabileceği hiç düşünülmüyor. Mağdurun yanında duracağız, polis şiddetine karşı çıkacağız derken, yumurta atmayı, farklı bir tür şiddeti o kadar kolay meşrulaştırabiliyoruz ki, hızımıza kimse yetişemiyor.

Madem o kadar felsefe okuyorum ve şu sıra madem her tarafımdan Kant fışkırıyor, izin verin şöyle Kantçı etikle bir değerlendirme yapayım (kendi ukalalığımdan zevk aldığım anlar var, kabul ediyorum). "Öyle bir şekilde davranalım ki, bu davranışımızın prensibinin aynı zamanda evrensel bir kural olabilmesini de kabul edebilelim.".

Bir basın toplantısı, veya gösteri, veya yürüyüş, veya herhangi bir konuşma esnasında, beğenmediğimiz, katılmadığımız hatta açıkça düşmanı olduğumuz bir fikri dile getiren kişiye yumurta atmak meşrudur; sizce böyle bir prensip evrensel olmalı mı? Peki ya bu "öğrenci kollektifi" başka bir yerde eylem yaparken, seslerini duyururken, kendi fikirlerini ifade ederken bir grup AKP'li öğrenci gelse ve bu insanları yumurta yağmuruna tutsa; yani konuşmasına engel olsa..Bu kolektifin tepkisi ne olur?

Bana iki türlü olabilir gibi geliyor. Ya "arkadaşlar demokratik tepkilerini gösterdiler, teşekkür ediyoruz, biraz peçete alabilir miyiz?" derler. Ya da "Faşist-yobaz-gerici takımı kalleşçe saldırdı, bizi baskı altında tutmak istiyorlar, işte AKP zihniyeti" derler.

İkinci tepki gösteriyor ki, sizin prensibiniz evrensel olamaz, çünkü başkasına reva gördüğünüz muameleyi kendinize kalleş bir saldırı olarak algılıyorsunuz, katiyen kabul etmiyorsunuz. Birinci tepkiyi gösterecek kadar "aşmış" iseniz, daha bile beter. O zaman herkes, beğenmediği seslere karşı yumurta atmakta serbest; bunu bir norm olarak kabul etmenin ifade özgürlüğüne, diyalog olasılığına ne kadar zarar vereceğini görmemek imkansız.

Fiziksel şiddetin berraklaştığı anlarda fiziksel şiddetle karşılık vermek daha anlaşılabilir bir durum. Örneğin, arkadaşınızı, can yoldaşınızı, hatta sevgilinizi saçından tutarak sürüklemeye çalışan bir polise karşı "ama nolur bir saniye dinleyin" demekten ziyade var gücünüzle saldırırsınız gibime geliyor. Bu, rasyonel olmasa da içgüdüseldir artık, bir takım sınırlar çoktan aşılmıştır zaten. Ancak, bütün yapacağı "konuşmak" olan bir bireye karşı gösterilen fiziksel şiddetle, bu bahsettiğim ani patlama halindeki tepkisel şiddet arasındaki farkı iyi okumak lazım.

Dediğim gibi, burada polis şiddeti ve yumurta atmak aynı kefede tartılmalı demeye çalışmıyorum, "gaddarlık" konusunda polis rakip tanımıyor. Ama şiddetin hangi durumlarda "meşru" sayılabileceğini iyi tartmak gerekli. Şiddet üzerine düşünürken meşru'nun hemen ardından, adeta otomatikman gelecek olan laf "müdafaa" gibi geliyor bana..Diğer durumlardaysa, iki kere, üç kere, beş kere düşünüyorum, yine de herhangi bir konuşmacıya yumurta atmanın "demokratik hak" veya "ifade özgürlüğü" olduğu bir noktaya ulaşamıyorum.

Yani bir konuşmacıya verilecek olan cevap neden başka bir konuşma değil? Ayar vermek, rezil etmek, utandırmak, bunlar kelimelerle de mümkün, hatta daha bile vurucu. Yumurta atınca hem karşı taraf haklı çıkarılıyor, hem de kelimelere yaşam hakkı tanınmıyor.

Acaba kelimelerle yaptığımızı yumurtalarla da yapabilir miyiz?

2 Aralık 2010 Perşembe

critique of pure -isms?

Evet, böyle bir sorunum var. Belki başka yazılarda da dile getirmişimdir bu meseleyi, ancak şimdi şöyle derli toplu bir biçimde bütün bu saf -izm'lere eleştirel bir bakış getirmek istiyorum. Bunu yaparken genel manada sivil mücadeleyi küçümsediğimi veya değersiz bulduğumu düşünmenizi istemem, bilhassa ciddiye aldığım için bunları dile getirmem gerek. Bu yazıdaki eleştirilerin de "yapıcı" bir hissiyatla yazıldığını belirtmek isterim.

Basitçe feminizmi ele almak istiyorum, ancak örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada ele almadığım herhangi bir -izm, bu eleştirilerden muaf sayılmamalıdır. Feminizmi ele almamın sebebi, çok net, açık-seçik bir ayrımdan kaynaklanmış oluşudur yalnızca.

Tabii çok farklı kolları, çok farklı yaklaşımları olan bir alan üzerine kaba genellemelerle yaklaşmak yazının güvenilirliğini azaltacaktır, ama bu riski de göze almadan derdimi anlatmam imkansız. Mesele şu ki, feminist hareket bana yer yer "kadın" kimliğini konsolide etmeye uğraşırken, erkek kimliğini de daha aşağı bir konuma çekmeye çalışan bir hareket gibi geliyor. Buradaki temel itiraz elbette şu: Erkek kimliği o kadar egemen ki, haddini bildirmek gerek, kadın kimliğiyle eşitlemek gerek. Buna katılmamak imkansız, zaten dediğim gibi feminist hareketi gayet değerli de buluyorum. Ancak bu mücadele esnasında "kadın" dediğimiz şeye bir nevi yüce ve mukaddes bir "öz" atfediliyor, bu "öz"ün de tarih boyunca bastırıldığı, yaşamasına izin verilmediği öne sürülüyor. Bu, doğru dahi olsa, feminist mücadelenin hedeflerinin bu özü gerçekleştirme doğrultusunda gelişmesini biraz sorunlu buluyorum. Bunun sebebi, bu "öz" denen şeyin zaten erkek-egemen bir çerçevede, erkek-egemen bir dil içerisinden üretilmiş olması. Dolayısıyla bu öz'ün kadının kurtuluşu anlamına gelmekten ziyade, erkek-egemen dili bir başka biçim ve ad altında yeniden üretmesinden endişe duyuyorum. Bence bir -izm altında biraraya gelip, o -izm'in bütün gereklerini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmeye çalışmak, biz erkeklere mahsus bir sığlık ve yetersizlik olarak kalsın; bunu derken tabii ki erkeklerin de bunu aşması gerektiğini ima ediyorum. Bir öz'ü gerçekleştirmeye çalışmaktansa, mutlak ve tartışılmaz öz'lerin yaratıldığı ve mücadelelerin de aynı eksenlerde yürütüldüğü o çerçeveyi kırmaya çalışmak bana daha anlamlı geliyor. Kısacası, demeye çalıştığım şey, feminist mücadele erkek-egemenliğinin alanını daraltıp yok etmeye uğraşırken, bu bahsi geçen kadın "öz"ünü de yok etmeyi hedeflemeli. Kısacası, tek bir cinsiyetin kurtuluşunu değil, bütün insanlığın bu "toplumsal cinsiyet" dediğimiz şeyden kurtuluşunu hedeflemeli gibime geliyor. Bu bağlamda, yani çok daha geniş çerçevede yapılacak mücadele, salt kadınların mücadelesi olmamzlı, yeri geldiğinde erkeklerin de bu mücadelenin bir parçası olma olasılığı bence düşünülmesi gereken birşey. Bunu yaparken erkek-egemen dilden/çerçeveden kaçınmak nasıl mümkün olacak? Elbette yeni bir dil ve yeni bir çerçeveyi üretmeye çalışarak.

İnsan bir -izm'e elini verince kolunu kaptırabiliyor bana kalırsa. Sonrasında bu -izm adına ne yapılırsa yapılsın, o -izm'e duyulan saygı sebebiyle hoşgörmek ve her halükarda savunmak zorunda kalınıyor. Kemalizmi, marksizmi görüyoruz işte; bu -izmler adına ne zulümler yaşandı, halen doğru dürüst bir özeleştiri, yanlış öğelerle araya mesafe koyma çabası yok. Mesele yine öz'e bağlanıyor çünkü; Kemalizmin bir "Kemalist insan" özü var, çağdaş, laik, devletini ve Atatürk'ü herşeyin önüne koyan makbul vatandaşı. Marksizm de keza öyle: her ne pahasına olursa olsun proleterya diktatörlüğünü gerçekleştirmeye çalışan, her mücadeleye sınıf perspektifinden bakan bir marksist mücadeleci özü. Oysa dünya tek bir görüş, tek bir öz'le açıklanamayacak kadar komplike ve bütün mücadeleler birbirleriyle içiçe. Üstelik bu "ne pahasına olursa olsun" düsturu, yıkıcı ve zarar verici eylemleri de içerisinde barındırdığından, -izmlerin elle tutulur bir biçimde kitleselleşmesinin önünde çok ciddi bir engel oluşturmakta. Sonuçta bir öz'ü aşırı önemli addederseniz, o öz'ün dışında kalanlar, o kalıplara uymayanlar sizin için önemini yitiriyor. Sonuç, kaçınılmaz bir cemaatleşme ve dışa kapalılık elbette. Bu cemaatleşmenin tezahürünü her yerde görmek mümkün.

O yüzden ben daha radikal bir -izm taraftarıyım. İzm'lerin kendisiyle de mücadele edecek, aynı anda birden fazla mücadelenin, birden fazla bakış açısının farkında olacak; mücadeleyi, kazanmak için, bir ideale ulaşmak için değil, sürekli bir yeniden tanımlama-yeniden mücadele düsturuyla gerçekleştirecek bir -izm. Kendi kendini yok saymaktan çekinmeyecek, herhangi bir öz'ü yüceltmeyecek bir -izm. Ve bu -izm'e nasıl ulaşacağız? Elbette bi adam oturup da bu -izm'in teorisini yazmayacak. Çünkü oradan da varacağımız yer yine o adamizm olur. Bu yeni izm bir çeşit iletişim içerisinde yeşerecek, sabit olmayacak, durağan olmayacak ve sürekli adapte olacak. Sanırım çıtayı çok yüksek tuttum ve çok ütopik bir -izm tanımladım. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, ya bu düzeni yeniden üretmeye devam edeceğiz, ya da bir ütopya kuracağız.

24 Ekim 2010 Pazar

pişmemiş çocuğa mektup*

Merhaba çocuk!

Şimdi hiç kızmaca, darılmaca yok. Senin için çok güzel bir dünya hazırladık. Karşılığında da ufak tefek bazı kurallara uymanı ve bazı görevleri yerine getirmeni istiyoruz.

Bir kere, bize saygı duyacaksın, bizi hep seveceksin. Bizim seni istediğimiz gibi yetiştirmemize izin vereceksin. Bu, bizim en doğal hakkımız. Seni biz doğurduk, sen bize aitsin. Güzelce eğip bükücez, güzelce eğiticez ki vatana-millete ya da dine-imana faydalı bir zat olasın. Zaten farkedeceksin ki, biz birey yetiştirmektense nefer yetiştiriyoruz. Kendi takımımıza taraftar üretiyoruz (kanın en az iki renklidir, unutma!). Vatanımız için asker üretiyoruz. Kendi siyasi kampımız için yılmaz savunucular salıyoruz ortalığa. Ümmetimiz için imanlı gençler yaratıyoruz.Sen daha sorgulamayı, kendin için düşünmeyi öğrenmeden, biz sana neyi nasıl düşünmen gerektiğini öğretiyoruz ki, yorulmayasın.

Öyle kendini çok matah bişey zannetme yani. Kendi projektörlerimizi yansıtmamız için boş bir ekransın sadece. Bizim yapamadıklarımızı sen yapacaksın, bizim başarısız olduğumuz yerde sen başarılı olucak, bizim alamadığımız intikamı sen alacaksın.

Sen farkında değilsin ama, daha doğmadan evvel bir sözleşmeye imza attın aslında. Bizim seçtiğimiz doğruların, bizim senin için yarattığımız hayatın en iyisi olduğunu kabul ettin, bunu hiçbir şekil ve ad altında tartışmayacağına dair de söz verdin. Merak edecek bişey yok, elbette biz en doğrusunu, nasıl yaşayacağını, nasıl gülüp ağlayacağını, nelere/nasıl inanacağını belirledik. Kendimizin küçük versiyonları, bu dünyaya verebileceğimiz en güzel hediyelerdir çünkü. Baksana, ne kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz. Biz, hepimiz, bütün insanlar, kendi konumumuzun, kendi kimliğimizin en doğrusu, en makbulü olduğu konusunda hemfikiriz. Konumlarımızın ve kimliklerimizin farklı olduğuna bakma. Biz haklıyız işte, sorgulama!

Biz bir aileyiz evladım. Bu dünyada en kutsal şey bölünmez bütünlüktür. Bizi bölme evladım. Bizden farklı düşünme. Bize ihanet etme, evlatlıktan reddetme hakkımız var seni. Bu, o başlangıçtaki sözleşmenin feshedilmesidir. Cezaları kocamandır. Aidiyetin olmadan, sen bir hiçsin çocuk!

Bizim inançlarımızı harfiyen tekrarladığın müddetçe sorun yok evladım. Bu, inançlarımızın ne kadar doğru olduğuna bizi bir kez daha ikna etmeye yarıyor, o yüzden önemli. Bizim mutluluğumuz senin de mutluluğun. Allah'a otomatikman inan zaten. Atatürk dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük liderdir, inan. Bizim atalarımız, generallerimiz, dedelerimiz, peygamberlerimiz, devlet büyüklerimiz falan hep çok güzel işler yaptılar, hepsini aileden kabul et, hiçbir dediklerini sakın ha sorgulama. Biz sana en güzel hayatı dayatıyoruz yavrum, bu insanlar da aynı şekilde bize dayatmışlardı, biz de mutlu mesut yaşayıp geldik bu günlere işte. Kutsal kitapları ezberle, marşları ezberle, duaları ezberle, yürümeyi öğrendikten hemen sonra uygun adımı öğrenmelisin.

Cinsel organların bizim için hayati önemdedir çocuk. Eğer erkeksen arada bir çıkarıp göstericez seninkini amcalara. Pipin bizim gururumuz. Ama biz varken yapabilirsin bunu, sakın öyle uluorta çıkarıp sallayayım falan deme. Eğer kızsan, belli bir yaşa gelinceye kadar (biz sana o yaşı söyleriz) sakın orana burana dokunma bile! Mesela, tam ayıp yerlerinin orda bir zar var, o zarı hayatın pahasına koruyacaksın. Korumadıysan bile korumuş gibi davranacaksın, bizi üzmemek için. Ayrıca, öyle herkesle arkadaş-sevgili falan olma sakın. Beğenmediğimiz, bizim görüşlerimize uymayan birileriyle beraber olursan da seni dışlama, aşağılama hakkını saklı tutarız. Biz senin iyiliğini mutluluğunu düşünüyoruz yavrum. Bizi üzersen mutlu olamazsın. Sonra bi bakmışsın biriyle flört ettin diye, hop, seni öldürüvermişiz! Töre bu yavrum, sözleşmede yazıyo töreye riayet edeceğin. Gelenekler/görenekler önemlidir. Bölünmez bütün gibidir.

Evet, bu genel çerçeve içinde düşünmeden, sorgulamadan yaşarsan bizi mutlu edersin. Bize ait olduğun müddetçe hepimiz mutlu oluruz. Bizi mutsuz edersen, başına geleceklerden sen sorumlusun, biricik evladım.

*: Yazının başlığı Yiğit Özgür'ün bu haftaki Uykusuz dergisindeki bir karikatüründen alınmıştır.

8 Ekim 2010 Cuma

bir kuruluş hikayesi..

Bugün Tayyip Erdoğan kalksa dese ki, "Türkiye'nin son 8 yılının tarihini yazıcam, 3 Kasım 2002'den başlıyorum, bugüne dek" dese..Kendi keyfince seçtiği bilgi ve belgeleri sıralasa, kendi muhaliflerine de her fırsatta verip veriştirse, onları hainlikle, döneklikle, aptallıkla suçlasa. Kitabın adı da, ne bileyim, Hitabet olsa..Ne düşünürsünüz? Tarihi bir referans olarak kabul eder misiniz? Bir siyasetçinin tarih yazımına ne ölçüde güvenirsiniz?

Ama bi saniye..Biz bugün okullarda öğretilen tarihi (bir diğer adıyla devletçe sahiplenilen resmi tarihi) tam olarak da bu minvalde yazılmış bir kitaba endekslemiş vaziyette değil miyiz? "Nutuk", 19 Kasım 1919'dan başlar, 1925'e kadar geçen olayları anlatır. Tam da yukarıda örneğini verdiğim tarzda yazılmıştır. Ancak, kutsal bir kitap gibidir, her fırsatta alıntılanır, her fırsatta okunması salık verilir..Çünkü "objektif" olacağı varsayılmıştır. Eksiksiz olacağı öngörülmüştür. Cumhuriyet'in tarihini anlamak için, ona başvurmak gerekir falan filan.

Aslında tümüyle yanlış değil bu, gerçekten de Cumhuriyet'in varsaydığı tarihi ve özellikle de bu tarihin dayandığı ideolojiyi gözlemlemek için Nutuk benzersiz bir kaynaktır. Üstelik bu kitapta görülen üslubu, tepeden bakmacı anlayışı, "en doğrusunu ben bildim-ben yaptım (ve diğer herkes gaflet-dalalet içindeydi)" düsturunun devamını bugün hala izlemekteyiz şu veya bu kesimde.

Peki, nedir bizim objektif hikayemiz? Nasıl anlatabiliriz?

Şu bir gerçek ki, tarih, kimin anlattığına göre değişir. Belki tarihe dair kaçınılmaz bir çelişkidir bu. Ermenilerin 1915'iyle Türklerinki çok farklıdır mesela. Veya Marksistlerin anlatacağı Cumhuriyet, ülkücülerinkinden epeyce farklıdır.

Peki gerçekten bütün kesimlerin tarihlerini dinleyip, hepsini eşit ölçüde değerlendirip, ne etliye ne sütlüye karışmayan orta halli bir tarih anlatısı mı bellemeliyiz? Yoksa bazı anlatılara imtiyaz tanımalı, diğerlerine de mesafeli mi yaklaşmalıyız? Bu sorunun cevabı, aslında nasıl bir gelecek istediğimizi, birbirimizle nasıl tanışacağımızı, nasıl anlaşacağımızı da belirleyecek nitelikte. Çünkü inkardan ikrara doğru ilerledikçe, tarih boyunca ötekileştirilmiş kesimlerle tanışmak-konuşmak-müzakere etmek-dertleşmek mümkün olacak.

Objektif bir tarihe inanmıyorum. Tarihi her anlattığımızda yeniden kurguluyoruz, işimize yaramayan tarafları es geçiyoruz, argümanımızı destekleyen yönlerini büyük puntolarla yazıyoruz..(Ben de bunu yapıyorum, inkar edecek değilim. Çünkü tarih anlatısının muhakkak siyasi sonuçları vardır.) Örneğin, bu ülkedeki inkılap tarihi derslerine göz atın. En detaylı, en uzun anlatılan kısımlar 1919-1923 arası, yani Kurtuluş Savaşı'dır. Öncesine veya sonrasına çok az değinilir, çünkü oralarda "tehlikeli bölgeler" vardır. Zulümler, baskılar, tehcirler, katliamlar vardır. Aradaysa Türk milletinin bir kahramanlık destanı, yedi düvele başkaldıran müthiş bir özveriyle kotarılmış bir milli başarı hikayesi mevcuttur, değil mi? (özverisiz olana darağacı yolu görünürdü tabi). Eh, bu mudur yani tarih? Öncesiyle sonrasını anlamadan, ortasını hakkıyla değerlendirebilir miyiz? Savaş kazanmakla bitiyor mu yani olay? Biz asker milletiz mitiyle beslene beslene tarih algımızı da buna indirgedik. Yoksa, iş orada bitmiyor elbette..

Öyleyse, bizim önce söylenmemiş/anlatıl(a)mamış olana dönmemiz gerekiyor. Dillendirilmeyen, dillendirilmesi engellenen bir tarih var. Bu, temelde yüzleşmemiz gereken olaylarla (elbette soykırım, elbette Türkleştirme politikaları, elbette katliamlar) elele bir tarih. Tabii bu olayları "vah vah, tüh tüh çok üzüldük" gibisinden yüzeyselce bir ele alış olmamalı bu, nedenleri ve sonuçlarıyla, bugüne yansımalarıyla, ve hatta bugün kronikleşmiş dediğimiz sorunların da analiziyle birlikte ele alınmalı.

Bu bir ütopya tabii ki..Hangi ulus-devlet böyle bir tarih anlayışını benimsemiş ki biz benimseyelim? Ancak dibe vuranlar, altüst olup yeniden kurulan devletler akıl etmiş tarihle yüzleşmeyi..Biz yıkılmadık ki? Bir bakıma Osmanlı'daki egemenlik anlayışı, Cumhuriyet'e devredildi. Devletin günlük hayata etkisi Cumhuriyetle beraber kat be kat arttı. Güç, tek bir kimlikte toplandı. Özür dileyecek bişey yoktu, yanlış yapılmamıştı, "amaca" ulaşılmıştı zaten.

Modernite de bir amaçtı, asla süreç değildi. Şöyle şöyle giyinip, böyle böyle yazınca modern olunuyordu. Halk 600 yıldır başka türlü yaşıyordu ama kendi modernitelerini kendilerinin bulup yaşaması beklenemezdi. Acelemiz vardı, muasır medeniyetler bizi bekliyordu..Bugün hala aynı dertten, aynı kısır modernite anlayışından muzdarip olmamız sizi de bunaltmıyor mu?

Kısacası, büyük Türk düşünür fatih altaylının her gün sorduğu gibi, ne zaman adam oluruz? Nutuk'u eksiksiz bir tarihi metin olarak okumak yerine eleştirel bir biçimde okuduğumuz zaman.

2 Ekim 2010 Cumartesi

bıkınıyorum

Yazmiyim diyorum, biraz uzak durayım diyorum ama..olmuyor işte, içine çekiyor beni gündem..ve bakıyorum yine onca güzel şeyle onca boktan durum bir arada. Türkiye bu işte. bir yandan sürekli batarken öte yandan sürekli yükselen ve bu yüzden de hep yerinde sayan bir ülke..

Korku imparatorluğu deniyor mesela. Bence yanlış bir isimlendirme. Korku cumhuriyeti çok daha uygun. Çünkü burada korkuyu yayma özgürlüğü kadar hoyratça kullanılan bir özgürlük yok. Herkes korkulardan bahsettiği müddetçe sonuna dek özgür. Ama barıştan bahsedersen cıss. Yassah.

Muhalifler susturuluyormuş diye duydum..Girin bir kitapçıya, karşınızda, hem de çok satanlar listesinde "Takunyalı Führer", veya "Bilmemkimin Gül'ü"..Sonra hakkında en çok dava açılan gazetelere ve gazetecilere bakın; Zaman, Star, Taraf..Evet, muhalifler susturuluyor gerçekten de..Riyakarlığın farkında mısınız?

Ama susturulan bişey var, internet. Vimeo kapatılmış bu sefer de. Dün de az kalsın Facebook kapanıyormuş. Gerçi ülkedeki üretim gücünün %90 oranında artmasına yol açabilirdi o yasak ama, olsun, karşısındayız!

Dünün işkencecisi bugün en kahraman Rıdvan oluveriyor. Bu adam yıllarca emniyet müdürlüğü yaparken cemaat'in ce-eee'sine dahi bir soruşturma açtırmamış, ama caaart bi kitap yazıyor Kemalizmin şanlı tarihine adını altın harflerle yazdırıveriyor. Tutuklanması da cila oluyor tabii, hiç bu adam napmış, belgeleri açıklıcam demiş de şimdi niye susmuş düşünülmüyor... O, kafamızdaki cemaat komplolarına cuk oturdu, lütfen ses etmeyiniz.

Haşim Kılıç "İlk üç madde değişebilir" deme cüretini gösterdi, bütün partiler kınama yarışına girdi ve bir kez daha AKP'nin değişim iradesinin ne kadar zayıf olduğunu gördük. İlk üç maddeye dokunmadan değişecekse anayasa, bunca tantana niyedir burhan kuzum? Darbe anayasasına karşıysak, ilk üç maddesine de karşı değil miyiz? Ben anlamıyor.

Bu arada kimse sizden anadilde eğitim beklemesinmiş. OK. Siz de Kürt sorununun çözülmesini beklemeyin o halde. PKK sonsuz kere ateşkes ilan etse de Kürt sorunu baki kalır, bunu anlayamadık mı ki hala?

Anlayamadık. Batıda modernite yerleşik otoriteye karşı yükselmişti. Burada, iktidarla modernite eleleydi. Birşeylerin ters gideceğini tahmin etmediniz mi ey damarlarında asil kanlar dolaştıran arkadaşlar? Bastırılan, geri döner işte hep, Freud amcanın dediği gibi. Ne kadar çok bastırılırsa, o kadar şiddetle geri döner hem de. Bu ülkede açıkça dindar olmak bastırıldı, Kürt olmak bastırıldı, hatta kısacası Türk olmayan herşey bastırıldı..Şimdi, babalar gibi geri dönüyorlar işte ve Türkler kendilerini azınlık gibi hissettiklerinden yakınıyorlar. İyidir, empati güzel bişeydir. Bu ülkede (kimi zaman sayıca fazla olunsa da) azınlık olmanın nasıl bir şey olduğunun çok iyi anlaşılması lazım zaten. İnsanlara dindar olma izni verilecek, Kürt olma izni verilecek, Ermeni olma izni verilecek..bu insanların çocuklarına istedikleri gibi bir eğitim vermeleri sağlanacak. Bu insanların yaşadıkları acılar, baskılar tanınacak. Kısacası, biz Türkler utanıcaz, başımızı öne eğip bi susucaz, bi dinlicez. Başka türlü bu sorunlarımız bitmez, bitebilemez.

Neyse, Abdullah Gül bişeyleri anlamış görünüyor yer yer. Yeter mi? Yetmez. Ama?

24 Ağustos 2010 Salı

tevazu

Ben artık TDK'ya (tee dee kaa okuyunuz) başvuru yapmaya karar verdim. Bir süreliğine şu kelimeler Türkçe'den çıkarılsın: peşkeş, dikta, küresel sermaye, işgal, dinci, mihrak..ve sonra bakalım ülkemin muhalifleri nasıl konuşacak, bir uzlaşma veya tanıma dili oluşturabilecekler mi? Gerçi yakında sözlükte "hükümet"e bakıp şöyle bir tanım görmem an meselesi: "Halkın seçtiği partinin kurduğu hükümete sivil dikta denir".

Ama dikkat, bu sivil diktaya hergün küfretmek, en ağır ithamlarla suçlamak, sürekli zan altında bırakmak her zaman serbesttir, onu destekleyenleri de yerden yere vurmak yiğitliğin şanındandır. Öyle garip bir dikta bu işte. Haftanın her günü, her saati bu diktayı karalayan yayınların yapılması serbesttir. Öyle muhalefet falan gibi de değil, doğrudan saldırı, aşağılama, hakaret son derece kabul edilebilen bir söylemdir. Bana inanmayanlar 8 yıldır ana akım medyada çıkan yazılara şöyle bir göz atabilirler.

Bu ülkede liberalizme küfür etmek de serbesttir örneğin. Ne olduğunu bilmeden, nasıl ve nereden, hangi koşullar altında doğduğunu anlamadan..Demokrasinin gelişimiyle ilişkisini gözlemlemeden. Liberal mi? Sal gitsin..

Biz çok anlı şanlıyız aslında. Mesela öyle bi güruh var ki, "mutlak sol"u kendisi sanıyor. Marx ikinci kez gelmiş sanki, kendince bir second coming javasına girmiş, vatan olarak da Türkiye'yi seçmiş. Bu öyle bir sol ki, Avrupayı, sol fikrinin doğduğu yeri küçümseyebiliyor, bütün AB projesini üç-beş çıkar için elini ovuşturup kötülük planlayan pis emperyalistlere indirgeyebiliyor. Bu bakış açısıyla cacık olmaz tabii. Halbuki Türk solu, mesela İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da sol partiler napıyor, nasıl örgütleniyor, nasıl politika üretiyor diye baksa..kimbilir neler görecek. Belki de kendisinin sol olmakla uzaktan yakından alakası olmadığını görecek.

Türkiye'de sol cenahın Avrupa'nın solundan da liberalizminden de demokrasisinden de öğreneceği o kadar çok şey var ki..insanların ahkam kesmek yerine uzun uzun oturup "daha ne eksiğim var, nerde haddimi aştım" diye düşünmesi gerekiyo.

Ve aslında bu ülkeye gerekli olan ne eğitimdir ne aydınlanmadır. Bu ülkeye gereken şey, tevazudur. Yoksa, referandumda evet deyin, hayır deyin çok da önemli değil. Fakat gerekçelendirmenizi yaparken, ötekine saygı diye bir ölçütünüz olsun, hayır için gerekçelerinizi açıklarken evet'çilere laf sokmak zorunda hissetmeyin kendinizi..böyle bir davranışın tek açıklaması kendi konumunuza olan güvensizliğiniz olabilir, karşı konumdakini yerin dibine sokmadan rahat edemeyen bir muhalefet tarzını da izliyoruz çünkü.

Benim hayır diyene söyleyecek çok bir lafım yok aslında. AKP'ye güvenmiyordur, statüko devam etsin istiyodur, kendi tercihidir..hoş onu da değiştirmeye uğraşıyorum zaman zaman ama yapmamam gerekiyo sanırım..

Esas, hayır derken, "evetçiler şöyle gerzek, cahil, beyni yıkanmış, kullanılıyo, hain, satılmış, bilgisiz" vs. demek en büyük sorun. Burada, bu ülkede hepimizin beyni var, hepimiz kendimiz için düşünebiliyoruz, hepimizin ayrı kutsalları, ayrı davaları var. Ben, kendi ölçütlerimle, kendi siyasi görüşümle bakıyorum ve referandumda evet diyorum. Evet derken, "şu hayırcılar da şöyleymiş, böyleymiş" demek bana ne kazandırır ki? Bunu göz önünde bulundurarak kursak siyasetimizi ve dilimizi, çok mu zor? Herşeyi biliyormuş, herkesi tanıyormuş gibi yapmasak? Ve bunun farkında olup, tanımak için, tanık olmak için biraz çaba sarfetsek? Anlamaya çalışmak için, önce anlamadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Sanırım bunu hiç yapamıyoruz, yediremiyoruz kendimize. Oysa, bugünkü durumumuza şöyle bir bakarsak, birbirimizi hiç tanımadığımız, birbirimizi algılamakta sıkıntı çektiğimiz çok aşikar değil mi? Türkler Kürtleri tanımıyor, Sünniler Alevileri tanımıyor, ulusalcılar kendileri dışındaki hiçkimseyi tanımıyorlar falan..eh, tanımadıkları şeyden korkuyorlar, korktukları şeyi yok etmek istiyorlar, ve bunun için de her yol mübah tabii..

Mesele hep tepeden bakmak çünkü. Hep kendini makbul sanmak. Diğerleri bana benzemeli demek ve diğerlerine benzemekten ölesiye korkmak. Birşeylerin değişmesi içinse en fazla çabayı kendini en makbul sanan kesimin göstermesi şart. Kendini en makbul sanan, biraz da kendisinin en makbul olduğu ona öğretildiği için böyle zannediyor. Bilmem anlatabiliyor muyum..

16 Ağustos 2010 Pazartesi

öpmez ama evet!

Sıcaklardan baydığım kadar ülkemizin siyasi gündemini oluşturan fasafiso maddelerden de baydım. Bıktım, usandım.

Biri soy-sop der, diğeri havuz mavuz der, beriki boykot der, bitanesi uzun zamandır hiçbişey demedi.. Hiçbirisi de pakette şu şu varmış, paket kabul edilirse şöyle olur, edilmezse böyle olurun derdinde değilmiş. Mesele yine AKP'ye kilitlenmiş.

Bazen ülkedeki bütün siyasi partiler bir anda kendilerini feshetseler ne güzel olur diye düşünüyorum. Partileri ve hatta sadece liderleri tartışmaktan bir türlü sorunlara, çözümlere gelemiyoruz. Sorunu çözmeye kalkanın önce seceresini kontrol etmemiz lazım, bakalım bu sorunu çözmeye layık mı? Niyetler okunmalı tabii, önyargılar birbir sıralanmalı. Herşey tek boyutlu kılınmalı, herşey bir doğru-yanlış oyununa sokulmalı, gri bölgeler bertaraf edilmeli. Anayasa mı değişiyo, eyvah sivil dikta..oysa biz 80 küsur yıllık diktamızdan pek memnunduk, nolur yapmayın..

Alt tarafı iktidarı muktedir kılacaksınız yahu, devleti başıboş ideolojik kurumların değil, hükümetin yönetmesini sağlayacaksınız. Bu sayede, hükümetin elinde de kendi çapsızlıkları için bahane kalmayacak. "Biz yapacaktık da izin vermediler" diyemeyecek. Bu kadar zor değil bir evet'çik.

Neyse, başka neler olur bu sıcakta? Hrant Dink'le ilgili davada AİHM'ye gönderilen savunmayla, hükümetin en büyük ayıbı, en büyük "özrü kabahatinden beter" vakasına tanık oluruz. Saç-baş yoldurur, tiksindirir. Bu kadar pervasızca, vicdansızca nasıl cinayetin suçu kurbanın üzerine boca edilir ki? Sonrasında doğan tepkiye yapılan açıklamada "teknik bilgi" verdik ne demek? Neyin tekniği bu? Hrant Dink'i mahkum eden zihniyetin savunuculuğu yapılırken, onu öldüren örgütlenmenin de neredeyse aklanması yapılacak. Nedir? Tahrik. Nefret suçuymuş..Hassasiyetleriniz batsın.

Sonra ne olur öte yandan, tabii yine "Ermeniler bişeyler istiyorlar" şeklinde haberler nüfuz eder gündelik yaşantımıza..Halbuki biz onlardan ne aldık ki yahu? Cumhuriyetin temellerinin atıldığı binaların tamamının Ermenilere ait olması size bu devletin kuruluşunda izlenen politikalar hakkında bir ipucu vermiyor mu? Veriyor tabii..bu yaygara ondan. Yüce rejimimizle ilgili gerçekler ortaya çıkacak, o yüzden Ermeniler sanki hakları olmayan bir şeyi durup dururken, gıcıklığına istiyormuş gibi lanse ediliyor güzide medyamız tarafından. Ermenilere 1915'te reva görülenlerle bugün reva görülenlerin çok da farklı olmadığını anlıyoruz malesef..alışmış kudurmuştan beter hakkaten.

Ama kabul, güzel şeyler de olur. Ateşkes ilan edilir mesela, ülke nefes alır. Ana haber bültenlerinde ajitasyona ara verilir, bülten süreleri kısalır. Silahların sesi kesildiğinden barış isteyenlerin sesi daha gür çıkmaya başlar.

Sonra Sümela'da 88 yıl sonra ilk ayin yapılır. Dünyanın her yerinden yüzlerce kişi katılır. AİHM'de skandala imza atan hükümet, Sümela'da çok hoş, çok başarılı bir organizasyona imza atar. YAŞ'ta olduğu gibi, devletin militarist ve milliyetçi "teamülleri"nin birbir yıkılmasını görürüz, seviniriz.

Kısacası insan bu havalarda ve bu gündemlerde bir kızar bir sevinir, bir gurur duyar, bir utanır. Ve hep terler. 12 Eylül'e kadar da terleyeceğiz sanırım. Sonra..sonrası meçhul şimdilik. Ama ufak da olsa bir umut..az bir farkla bir "evet" sonucu, ha gayret! Bu "evet" sihirli bir öpücük gibi vicdanlarımıza-aklımıza can verip bambaşka bir ülke yaratmayacak olsa da, bir fitilin ateşleneceğini hissediyorum.

Belki, en sonunda, bütün bu tantanaya değecektir.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

İnsanın evi kimdir?

Doğdumuz şehir, içinde büyüdüğümüz aile, benliğimizi şekillendiren bütün insanlar, sokaklar, eserler, ilişkiler... İnsan hepsinin bir toplamı mıdır? Bu toplamların dışında bir insan da mevcut mudur? Mevcutsa o insan nerede yaşar? ‘Ev’i neresidir?

Felsefenin, cevaplardan çok sorulara odaklı bir disiplin olduğu söylenebilir. Zafer Şenocak’ın Yolculuk Nereye adlı romanı da, başlığından anlaşılabileceği gibi, cevaplardan ziyade sorulara odaklı. Aslında bu kitabı ‘roman’ olarak tanımlamak epeyce zor; gerek içeriği gerekse yazım tekniği açısından alışılagelmiş roman formatından belirgin bir biçimde ayrılıyor.

Zafer Şenocak, 1961 yılında Ankara’da doğmuş, ve 1970’ten beri Almanya’da yaşıyor. Alman dili ve edebiyatı, tarih, siyaset ve felsefe üzerine çalışmış bir akademisyen olan Şenocak’ın bu yoğun eğitiminin etkileri kitabında da hissediliyor. Kitabın satır aralarında dilin kullanımı, hayatımızdaki yeri, sınırları ve gücüne dair düşündürücü tespitler mevcut.

Şenocak, bir ‘roman’ın yazılabileceğini, daha doğrusu, bir insanın hikâyesinin tamamen dile dökülebileceğini düşünmüyor. Bu yüzden hikâyesine “Kimse kimsenin hikâyesini anlatamaz” diyerek başlıyor. Dilin ve insan ilişkilerinin sınırlarıyla ilgili ilk gösterge de burada. Bir insanın hikâyesini anlatmaya yarayacak olan anahtarı elimizde tuttuğumuzu zannederiz, ancak o hikâyeyi asla anlatamayız. Dil üzerinden kurgulanan hiçbir hikâye, hiçbir zaman tam manasıyla anlamayı ve anlatmayı başaramaz. Dilin ele geçiremediği bilişsel bir alan her daim mevcuttur.

Romanda net bir tarih verilmiyor ama arkaplanda bazı ipuçları mevcut. Concorde uçaklar, radyolarda Dire Straits şarkıları, Humeyni’nin İran’a dönüş haberleri, hikâyenin 70’li yılların sonunda, sırasıyla Almanya, ABD ve Fransa’da geçtiğini gösteriyor. Ancak bu arkaplan, hikâyenin işleyişini çok da etkilemiyor; karakterler etrafta olup bitenlerden ziyade kendi iç dünyalarıyla, geçmişleriyle ilgililer.

Hikâyede iki ana karakteri izliyoruz. Cüneyt, Türkiye’de doğup büyümüş ama Almanya’ya göç etmiş, ailesine, akrabalarına ve doğduğu yere dair bütün izleri silmeye uğraşmış, kederli bir adam. Kendilerine ‘Grup’ adını veren, Berlin’de çeşitli yerlerde sergilenen resimleri parçalamakla meşgul ‘sanat teröristleri’ne katılmış. Ancak Cüneyt, Grup’un diğer elemanları kadar ‘ateşli’ değil; gruba tesadüfen girmiş, ve her an çıkabilecek bir mesafede duruyor. Bu açıdan, ‘devrimci’ bir sanat teröristliğinden ziyade nihilizme yakın duran bir karakter: Her şeyi silik yaşıyor, alabildiğine umarsız ve üşengeç. İnandığı bir dava yok. Hayatının sonuna kadar beraber olabileceği bir insan tanımıyor. Hiç kimse ve hiçbir yer onun ‘evi’ değil. Ancak, benliğinden söküp atamadığı tek bir kişi var: Çocukken ona dadılık yapan Ermeni kızı Lara.

Lara’yı ise ‘dışardan’ anlatmayı seçmiş yazar. Cüneyt’le aralarında 12 yaş fark olduğunu öğreniyoruz. Lara, kendisini duygularının esiri olarak görüyor. Bundan hem memnun, hem de şikâyetçi. Hayatı hep savrulmalarla geçmiş, neredeyse sürekli bir göçebe hayatı yaşamış. Türkiye’de doğmuş bir Ermeni olması da bunun sebeplerinden biri, ancak kitap buna pek değinmiyor. Lara daha çocuk yaşta iki aile değiştiriyor, sonra Avrupa’ya yerleşiyor. Bir türlü tutunacak bir ‘merkez’, bir ‘ev’ edinemiyor kendine. Güney Amerika’ya da gidiyor, orada biriyle tanışıp evleniyor da. Fakat bir şeyler hep eksik. Kafasında kurmuş olduğu Cüneyt, dünyanın hiçbir şehrinde karşısına çıkmıyor.

Lara da, Cüneyt de, yaşadıkları her ilişkide farkında olmadan birbirlerini arıyorlar. Geçmiş, hem nostaljiyle, hem masumiyetle, hem de sonsuz bir kederle yüklü onlar için. Geçmişi silmeye uğraştıkça, o, kendisini hatırlatacak yollar üretiyor. Unutmaya çalışmak, aklına getirmeye dönüşüyor aynı zamanda. Ancak onca acı, keder ve kaybedilmişlik duygusunu sürekli yaşamak mümkün değil. Bu yüzden, ‘unutmanın dili’ni öğreniyor ikisi de. Ve görünüşe göre, geçmişleriyle ilgili birçok şeyi unutabiliyorlar – birbirleri hariç...

İki karakter de birbirini aradığı için, sürekli bir yolculuk halindeler; kimi zaman maddi, kimi zamansa manevi bir yolculuk bu. Gittikleri her şehirde karşılarına başka bir insan, başka bir ilişki çıkıyor, ama yolun sonu bir türlü gelmiyor. ‘Ev’ diyebilecekleri tek yer, onyıllar öncesinde ve unutmaya çalıştıkları bir ülkede kalmış. Ve insan evinde değilse, bir bakıma, sürekli yolda değil midir?

Bu yol ve yolculuk temasına, ve tutunacak yerleri, ‘sabitleri’ olmayan karakterlere paralel olarak, hikâyenin kendisi de oldukça esnek bir biçimde kurgulanmış. Birinci ve üçüncü şahıs anlatımları arasındaki geçişlerin yanı sıra, kahramanların geçmişi, geleceği ve o esnada yaşadıkları, aynı anda gerçekleşiyormuş gibi aktarılmış. Hikâye keyfi bir noktadan başlıyor, ve yine keyfi bir noktada sonlanıyor. Çünkü gerçek bir çözülme, gerçek bir hikâye zaten imkânsız. Yazar, dilin erişemediği yerleri, hikâyenin boşluklarını okuyucunun tamamlamasını istemiş belki de.

İçerik açısından da benzer bir esneklik söz konusu; okurken, bir sonraki paragrafta nelerin anlatılacağını kestiremiyorsunuz. Hikaye, yer yer sayıklamaya dönüşen bir üslup eşliğinde rüyalar, hatıralar, renkli tasvirler arasında gezinirken size rahatlatıcı bir atmosfer sunuyor. Ancak bu atmosfer bir anda cinsellik, şehvet ve tutku patlamalarıyla yerini sarsıcı ve şiddetli bir anlatıya bırakabiliyor. Bu değişken atmosfere uygun olarak, kullanılan dil bazen çok düzgün ve akıcı, bazen pürüzlü ve kusurlu. Sonu gelmeyen cümleler, tamamlanamayan düşünceler ve cevapsız sorular, okuyucuyu zaman zaman muğlak bir ruh haline sürükleyebiliyor. İster istemez kendi geçmişiniz, kendi nostaljiniz ve kendi ‘yolculuğunuz’ hakkında bir sorgulamaya girişiyorsunuz.

100 sayfalık bir kitapta bu kadar farklı duygu ve düşüncenin bir arada bulunması, anlatıyı etkileyici ama bir miktar da dağınık kılıyor. İki ana karakterin hikâyeleri, duyguları ve düşünceleri iki ciltlik bir roman olabilirmiş gibi geliyor insana. Yine de, Yolculuk Nereye’nin alışılagelmiş romanların hacmine olmasa bile yoğunluğuna sahip olduğunu teslim etmek gerekiyor.

KÜNYE

Zafer Şenocak

Yolculuk Nereye

Alef Yayınevi, Ekim 2007, 100 s.

Not: Agos'un kitap eki için yazdığım ilk yazı.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ben mükemmelim çünkü öteki yavşak (ya da gizemli)

Günlerden Pazartesi, 19 temmuz 2010. Şöyle bir açıyorum ntvmsnbc.com'u ve çok enteresan iki demece rastlıyorum. Birisi Fazıl Say'a ait, diğeri de İngiliz çevre bakanı Caroline Spelman'a. Demeçlerin başlıklarını aktarıyorum, eşleştirmeyi siz yapın: "Arabesk yavşaklığından utanıyorum" ve "Çarşaf özgürlüktür".

Bu yaklaşımları çok farklı çerçevelerden eleştirmek elbette mümkün. Fazıl Say'ın yaklaşımı epeyce açık, kelime seçimlerinden, üslubundan buram buram arabesk akıtan bir arabesk düşmanı o. Tıpkı eski Müslüm Gürses şarkılarındaki gibi hep o mağdur edilmiş, anlaşılamamış ama buna rağmen "kendini müzikle ifade etmiş" gururlu bir delikanlı. Bütün dünyayı karşısına almış o, dürüstlüğün sembolü olmuş. Bu ülkede böyle hissetmeyen "delikanlı" var mı? Peki herkes böyle dünyayı karşısına almışsa, dünya kimlerden ibaret?

Fazıl Say'ın ilk elitist çıkışı değil bu, çok da irdelemek istemiyorum. Yetenekli olmak, sanatçı olmaya yetmiyor işte, bu kadar basit.

Esas ikircikli olan konu ise Caroline Spelman'ın verdiği demeç. Muhafazakar Parti üyesi İngiliz bakan, Avrupa'nın bazı ülkelerinde başlatılan burka yasağına karşı çıkıyor, bu yasağın İngiltere'ye yakışmayacağını düşünüyor. Buraya kadar diyecek birşeyimiz yok. Nihayetinde hiçbir devlet, veya genelde hiçbir erkek (veya kadın?) kadınlara neyi giyip neyi giyemeyeceklerini söyleyememeli, böyle bir yetkisi bulunmamalı. Ancak bu prensip yetmiyor ve bir de "Çarşaf özgürlüktür, çarşaf kadının gücünü sembolize eder" diyerekten bence tipik bir "kaş yapayım derken göz çıkarma" hadisesi yaşatıyor biz fani insanlara.

Oryantalizme meyletmeden de kadınların istedikleri gibi giyinebilme haklarını savunmak çok mu zor? Neden "modern" dünyanın gözünde bazı kıyafetlerin, bazı yaşam tarzlarının zoraki bir şekilde meşrulaştırılması, normalleştirilmesi, modern koordinatlara öyle veya böyle yerleştirilmesi gerekiyor? Açıkçası ben "çarşaf kadının gücünü sembolize ediyor" diyen bir kadının uzun yıllardır çarşaf giyiyor olmasını beklerdim. Veya "burka, modern dünyada hasret kaldığımız mahremiyeti sağlayabilir" diyen Nilüfer Göle'nin neden hala "modern" giyim tarzını benimsediğini merak ederim. Buradan kastım nasıl giyindiklerini eleştirmek değil, ama madem bu giysiler bu kadar makbul, bu kadar güçlü, bu kadar muhalif; sizler neden modern birey görünümünden kopamıyorsunuz?

Yoksa sizler artık "birey" misiniz? Öteki'ni güzelce yıkayıp yağlıyor, her türlü desteği, her türlü romantizmi, gizemi vesaireyi bahşediyor ama asla "onlardan biri" olmak istemiyor musunuz? Siz çarşaf giyebilecek kadar güçlü/burka giyecek kadar gizemli bulmuyor musunuz kendinizi? Yoksa bu tutum, farklılıkları hafiften bir sulandırma, bir "entegre etme" çabası mı? Esas sorunun üzerini örtüyor bu çarşaf/burka güzellemesi: Onlar biz "modernlerin" gözünde birey olamadılar, yalnızca çarşaf giyenler/burka giyenler oldular. Adları yok. Demeçleri haber sayfalarında çıkmıyor. Bunu biz yaptık. Onları susturduk, dolayısıyla anlama veya tanıma imkanımız kalmadı. O yüzden bizlere, anlayacağımız dilden konuşan "modern sözcüler" gerekiyor. Bir nevi öteki'nin sözcülüğüne "soyunarak" kendini öne çıkarma, öteki'ne sonsuz anlayış gösterebildiğini bütün dünyaya duyurma (tabi bunu yaparken ötekinin takdirini toplama), öte yandan da ona "tolere" edilmesi için gerekçeler sunma aktivitesi oluşuyor kendiliğinden..en başta bu konu neden bir "tolerans" konusu?

Az biraz tutarlılık istiyorum, hepsi bu. Türban yasağına karşı çıkarken türbanı yüceltmem gerekmiyor mesela. Tasvip etmem, çok ahlaklı, pek estetik bulmam da gerekmiyor. İnanır mısınız sevmem bile gerekmiyor bence. Ama saygı duymam gerekiyor, kamusal alanda herkes gibi türban takanların da yerinin olduğunu teslim etmek gerekiyor. Herbirimizden ne daha fazla ne de daha az yer. Çok mu zor? Bir insanı giyimiyle yargılama, (aşırı negatif veya aşırı pozitif) kolaylığından kaçmak imkansız mı? Birey'ın sadece dış görünüşü yüzünden ideolojik bir nesneye indirgenmesi, belli bir yaşam tarzının sözcüsünden ibaret görülmesi, muazzam bir trajedi değil mi?

Bu dış görünüş neden modern dünyanın bir tarafına "batıyor"? Hani aydınlanmıştık? Hani önemli olan aklın gücüydü? Neden herkesin saçları ahenkle dans etmeli, herkes düzenli bir şekilde traş olup kravat takmalı, herkes pantolonlar, gömlekler, etekler giyip "presentable" olmalı?

Şu modern dünyanın şefkatinde, hatta anlayış çabasında bile tahakküm ve küçük görme kol geziyor. Herkesin kendi giyim kuşamına kendisinin karar verdiği, ve herhangi bir giysinin dışlanmadığı, yasaklanmadığı, kontrol altına alınmaya çalışılmadığı bir dünya istiyorum. Sanırım çok şey istiyorum.